Ege Yılmaz kapının önünde duruyordu, kalbi çılgınca atıyordu, önünde olup biteni izlerken.

Ercan Yılmaz kapının eşiğinde ayakta duruyordu, kalbi bir baklava gibi çırpınıyordu; önünde olup biteni izlerken gözleri fal taşı gibi parlıyı. Odanın ortasında, sessizliğiyle meşhur oğlu, tekerlekli sandalyesine bağlanmış halde oturuyordu—ama yalnız değildi.

Yıllar önce işe aldığını, kelimeleri nadiren, duygularını ise sadece nazik bir mesafeyle gösteren ev hanımı Çiğdem, o anda onunla birlikte dans ediyordu.

İlk başta Ercan gözlerine inanamadı. Oğlu Mehmet, Ercan’ın aklında hep kapalı bir kutu gibi duran, sessiz dünyasında hâlâ hareket ediyordu.

Sadece oturup pencereye bakmakla kalmadı; müziğin hafif ritmi onu yana yana savuruyordu. Çiğdem’in elleri onun omuzlarına konmuş, Ercan’ın daha önce bu evde görmediği bir zerafetle, ikili yavaş ve sabırlı bir valsle dönerken, odanın içinde bir melodi yankılanıyordu; sanki imkânsız gibi görünen bir köprüyü örüyordu.

Ercan nefesini tutmuş, içinden “git, kapıyı kapat, bu sahneyi görme” diye bağırıyordu. Ama bir şey, yılların kırgınlığı ve acısından daha derin, onu durdurdu. Kapı eşiğinde uzun uzun izlerken, Çiğdem ile oğlu arasında sessiz bir anlaşma gerçekleşti.

Pencerenin ışığı onları altın ve gümüş bir şölene büründürdü, gölgeleri müziğin notalarıyla karıştı. Bu an, Ercan için çölün ortasındaki bir vaha gibi, gerçek dışı bir huzur sundu.

Ne söyleyeceğini, ne soracağını, Çiğdem’den ya da yıllarca kendisini karanlıkta tutan dünyadan ne beklediğini düşündü; ama kelimeler boğazına düştü. Sadece izledi; oğlu, tekerlekli sandalyesiyle ve Çiğdem’in dokunuşuyla birlikte hareket ediyordu, Ercan’ın hayal gücünün bile ötesinde bir şey uyandırıyordu.

İşte o an, uzun yıllar sonra kalbindeki ağırlığın hafiflediğini hissetti. Artık sadece acı değildi; bir umut kıvılcımı, belki bir şans ışığıydı.

Müzik yavaşladı, dans sona erdi. Çiğdem, Mehmet’i nazikçe tekerlekli sandalyeye yerleştirirken elleri omuzlarında bir an daha durakladı. Kulağına fısıldadığı bir söz Ercan’a ulaşmadı; son bakışını çocuğa attıktan sonra odadan çıktı.

Ercan hâlâ yerinde, sanki zemine yapışmış gibi kaldı; bu bir mucize değildi, hayal bile edemediği bir başlangıçtı. Oğlu sadece beden olarak değil, ruhen de canlanmıştı. Ve tüm bunlar, Çiğdem sayesinde, doktorların, terapistlerin, paranın ya da zamanın çare bulamadığı bir dokunuşla gerçekleşmişti.

Gözleri dolu dolu oldu, Mehmet’e yaklaştı. Çocuk hâlâ sandalyede, gözleri kapalı, dudaklarında hafif bir tebessüm; sanki babasının anlayamadığı bir şeyi yeni yeni deneyimliyordu.

— “Beğendin mi, evlat?” diye sarsılan bir sesle sordu Ercan, kendini tutamadan. Mehmet sessiz kaldı; her zamanki gibi cevap vermedi.

Ama yıllar sonra Ercan bir cevaba ihtiyaç duymadı. Anladı.

Bu sessiz, duygusal an’da, oğlunun hiç gerçekten kaybolmadığını fark etti. Sadece birinin ona ulaşmasını bekliyordu; anlayan bir el, bir melodi, bir dokunuş.

Şimdi odada bir kez daha sessizlik hâkimken, Ercan artık eski haline dönmek istemedi. O duvarları, duygusal bir kayıtsızlıkla ördüğü, artık yıkılmıştı.

Bu yeni bir başlangıçtı; oğlu, Çiğdem ve kendisi için yeni bir bölüm. Derin bir nefes aldı, göğsündeki ağırlığın eksildiğini hissetti ve uzun zamandır ilk kez gülümsedi.

Ev artık sessiz değildi. Müzik, olasılık ve yaşamla doluydu.

Rate article
Lifequest
Ege Yılmaz kapının önünde duruyordu, kalbi çılgınca atıyordu, önünde olup biteni izlerken.