Aylar geçti, Mehmet artık Ayşe’nin evinin vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Onunla çiçek ekiyor, birlikte yemek yapıyor, her gece Karabaş ayaklarının dibinde uyuyordu. Hüzün tamamen yok olmamıştı, ama artık daha hafif, taşınabilir bir yüke dönüşmüştü.
Mehmet, İstanbul’un sessiz bir banliyösündeki parkta, buz tutmuş bir bankta oturuyordu. Keskin rüzgâr yüzünü yakıyor, kar ise bitmek bilmeyen bir yangının külleri gibi yavaşça yağıyordu. Yıpranmış ceketinin altına sakladığı elleri titriyor, yüreği paramparçaydı. Nasıl bu hale geldiğini anlayamıyordu. Bu gece, bu şekilde…
Sadece birkaç saat önce kendi evindeydi. Onun evi. On yıllar önce taş taş, tuğla tuğla kendi elleriyle yaptığı ev. Karısı mutfakta sıcak çorba pişirirken, oğlu tahta bloklarla oynardı. Ama şimdi… Hiçbiri yoktu.
Duvarlarda tanımadığı tablolar asılıydı, kokular yabancıydı, soğuk sadece kıştan değil, onu bıçak gibi delen bakışlardan geliyordu.
“Baba, Elif ve ben iyiyiz, ama sen… Artık burada kalamazsın,” demişti oğlu Emre, sesinde en ufak bir pişmanlık olmadan. “Yaşlandın. Bir huzurevi ya da küçük bir yer bulmalısın. Emekli maaşınla rahatça yaşarsın.”
“Ama… Bu benim evim,” diye kekeledi Mehmet, yüreği ayaklarının dibine düşmüştü.
“Bana devrettin,” dedi Emre, sanki basit bir banka işleminden bahsediyordu. “Kağıt üzerinde senin değil artık.”
Ve her şey bitmişti.
Mehmet bağırmadı. Ağlamadı. Sadece anlamadığı bir şey yüzünden azarlanmış bir çocuk gibi sessizce başını eğdi. Eski paltosunu, yıpranmış şapkasını ve içinde kalan birkaç eşyasını aldı. Arkasına bakmadan kapıdan çıktı. Derinlerde, çok daha büyük bir şeyin de sonu olduğunu biliyordu: ailesi.
Şimdi buradaydı, donmuş bedeniyle, buz kesmiş yüreğiyle. Saatin kaç olduğunu bile bilmiyordu. Park bomboştu. Soğuk kemiklerine işlerken kimse dışarıda yürümezdi. Ama o hâlâ orada duruyordu, sanki karın onu tamamen örtüp yok etmesini bekliyor gibi.
Sonra, hissetti.
Hafif, sıcak bir dokunuş.
Şaşkınlıkla gözlerini açtı ve karşısında bir köpek gördü. Koca bir Alman kurdu, karla kaplı tüyleri ve derin, anlayışlı gözleriyle.
Köpek ona baktı. Havlamadı. Kıpırdamadı. Sadece burnunu uzattı ve onun eline dokundu, öyle bir tatlılıkla ki yüreği eridi.
“Nereden çıktın sen, bre?” diye mırıldandı Mehmet, titreyen sesiyle.
Köpek kuyruğunu salladı, birkaç adım gitti, sonra durdu ve ona tekrar baktı, sanki “Gel” diyordu.
Mehmet peşinden gitti. Çünkü kaybedecek bir şeyi yoktu.
Birkaç dakika yürüdüler. Köpek çok uzaklaşmıyor, sık sık dönüp onun takip ettiğinden emin oluyordu. Sessiz sokaklardan, sönmüş fenerlerin altından, sıcak evleri uzaktan görüp iç geçirdiği evlerin önünden geçtiler.
Sonunda, ahşap çitli, önünde sıcak bir ışık yanan küçük bir eve vardılar. Daha tepki veremeden, kapı açıldı.
Saçları topuzlu, omuzlarında kalın bir şal olan altmış yaşlarında bir kadın belirdi.
“Karabaş! Yine kaçtın ha, yaramaz!” diye söylendi köpeğe. “Peki bu kez ne getirdin bana—”
Sözü, donmuş, morarmış dudaklarıyla titreyen Mehmet’i görünce kesildi.
“Aman Allah’ım! Donacaksın! Gir içeri, lütfen!”
Mehmet konuşmaya çalıştı, ancak sadece boğuk bir ses çıkarabildi.
Kadın cevap beklemedi. Kolundan tuttu ve onu içeri çekti. Sıcaklık bir battaniye gibi sarıp sarmaladı onu. Hava kahve, tarçın ve hayat kokuyordu.
“Otur şöyle. Sana sıcak bir şeyler getireyim.”
Mehmet titreyerek bir sandalyeye çöktü. Köpek, Karabaş, sanki her zaman böyle yapıyormuş gibi ayaklarının dibine kıvrıldı.
Kısa süre sonra kadın tepsiyle geri döndü. İki dumanı tüten fincan ve altın sarısı poğaçalar.
“Benim adım Ayşe,” dedi sıcak bir gülümsemeyle. “Seninki?”
“Mehmet.”
“Memnun oldum Mehmet. Benim Karabaş yabancıları eve pek getirmez. Demek sen özelsin.”
Mehmet zoraki gülümsedi.
“Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum…”
“Etmene gerek yok. Ama merak ediyorum: böyle bir gecede seni sokaklarda ne dolaştırıyor?”
Mehmet tereddüt etti. Ama Ayşe’nin gözlerinde yargı değil, sıcak bir merhamet vardı. Böylece anlattı.
Her şeyi anlattı. Kendi elleriyle yaptığı evi, oğlunun onu nasıl kapı dışarı ettiğini, acıyı, terk edilişi, soğuktan daha derin ihaneti… Anlatabildiği kadar anlattı.
Bitirdiğinde, oda sessizliğe büründü. Sadece şöminedeki ateşin çıtırtısı duyuluyordu.
Ayşe ona şefkatle baktı.
“Benimle kal,” dedi yumuşak bir sesle. “Yalnız yaşıyorum. Sadece Karabaş ve ben. Bana eşlik edecek biri olsa iyi olur. Sokakta kalmak zorunda değilsin. Bu gece değil. Benim yatağım olduğu sürece.”
Mehmet ona inanamadı. Karısı öldüğünden beri kimse ona böyle cömert bir teklifte bulunmamıştı.
“Cidden…?”
“Cidden,” dedi Ayşe, elini onunkinin üstüne koyarak. “Kabul et.”
Karabaş başını kaldırdı,




