Dışarıda evlerin camlarından sıcak ışıklar süzülüyor, yılbaşı şarkıları duyuluyordu. Ama bu duvarların ötesinde beyaz bir sessizlik hüküm sürüyordu. Kar, gökyüzünden durmaksızın yağıyordu. Sanki görünmez biri yukarıdan serpiştiriyordu. Öyle bir sessizlikti ki, neredeyse kutsal bir huzur gibiydi. Ne ayak sesleri, ne konuşmalar… Sadece rüzgarın uğultusu ve karın yumuşak hışırtısı, şehri unutulmuş kaderlerin örtüsüyle sarıyordu.
Emre Yılmaz, eşikte duruyordu. Bunun gerçekten başına geldiğine inanamıyordu. Bir kabus gibiydi, anlamsız ve acımasız. Ama soğuk, giysilerinin altına sızıyor, çoraplarını ıslatıyor, yüzünü keskin bir bıçak gibi yakıyordu. Çantası, karda unutulmuş gibi duruyordu. Gerçekti işte.
“Defol git buradan! Bir daha görmek istemiyorum seni!” diye gürledi babasının sesi, nefretle doluydu. Sonra kapı, yüzüne çarparak kapandı.
Babası onu kovmuştu. Yılbaşı gecesi. Eşyasız. Veda etmeden. Geri dönme şansı vermeden.
Peki ya annesi? Duvarın dibine sinmiş, ellerini göğsünde kavuşturmuştu. Tek kelime etmemişti. Kocasını durdurmaya çalışmamıştı. “O bizim oğlumuz,” dememişti. Sadece çaresizce omuz silkip, ağlamamak için dudaklarını ısırmıştı.
Sessiz kalmıştı.
Emre, yavaşça merdivenlerden indi. Karlar terliklerinin içine doluyor, tenini buz gibi iğnelerle deliyordu. Nereye gideceğini bilmiyordu. İçi boştu, sanki kalbi kaburgalarının altına kaçmış gibi.
“İşte bu kadar, Emre. Kimse seni istemiyor. Hatta onlar bile. Özellikle onlar.”
Ağlamadı. Gözleri kupkuruydu, sadece göğsündeki keskin ağrı, hâlâ yaşadığını hatırlatıyordu. Ağlamak için çok geçti. Her şey olmuştu. Geri dönüş yoktu.
Ve yürüdü. Nereye gittiğini bilmeden. Fırtınanın içinde. Sokak lambalarının altında. Pencerelerin ardında insanlar kahkahalar atıyor, çay içiyor, hediyeler açıyordu. O ise yalnızdı. Bir kutlamanın ortasında, kendisine yer olmayan.
Ne kadar saat geçtiğini hatırlamıyordu. Sokaklar birbirine karışıyordu. Bir güvenlik onu apartman girişinden kovdu, yoldan geçenler onu görünce kenara çekildi. O bir yabancıydı. İstenmeyen.
Böyle başladı onun kışı. Yalnızlığın ilk kışı. Hayatta kalma mücadelesinin.
İlk hafta nerede bulduysa orada uyudu: banklarda, alt geçitlerde, otobüs duraklarında. Herkes onu kovuyordu: satıcılar, güvenlikler, rastgele insanlar. Gözlerinde acıma değil, rahatsızlık görüyordu. Eskimiş bir mont giymiş, kıpkırmızı gözlü, perişan bir çocuk… Kendilerinin de korktuğu şeyin canlı bir hatırlatıcısı.
Ne bulursa onu yedi: çöpten artıklar, bir seferinde satıcı dalgınken bir ekmek çaldı. Hayatında ilk kez hırsızlık yapmıştı. Kötülükten değil, açlıktan. Ölmekten korktuğundan.
Akşama doğru bir sığınak buldu: şehrin kenarındaki eski bir apartmanın terk edilmiş bodrumu. Küf, kedi kokusu ve rutubet vardı. Ama sıcaktıyakındaki ısıtma borusundan gelen buhar, geceyi geçirmesine yetiyordu. Bodrum onun evi oldu. Gazete kağıtları serdi, karton topladı, çöpten bulduğu bezlerle üstünü örttü.
Bazen sadece oturup sessizce ağlıyordu. Gözyaşı yoktu. Sadece göğsünde bir sıkışma, içinde bir acı.
Bir gün, bastonlu, uzun sakallı bir adam onu buldu. Bir baktı ve:
“Yaşıyor musun? İyi o zaman. Kediler yine çöp karıştırıyor sanmıştım.”
Adam bir konserve et ve ekmek bıraktı. Hiçbir şey beklemeden. Emre teşekkür bile etmedi. Sadece açgözlülükle, elleriyle yedi.
O günden sonra adam ara sıra uğradı. Yemek getirdi. Soru sormadı. Sadece bir gün mırıldandı:
“Ben de on dört yaşındayken annem öldü, babam kendini astı. Dayan, evlat. İnsanlar pisliktir. Ama sen öyle değilsin.”
Bu sözler Emrenin yanından ayrılmadı. Gücü tükendiğinde kendi kendine tekrarladı.
Bir sabah kalkamadı. Midesi bulanıyor, titriyordu. Ateşi vardı. Bacakları tutmuyordu. Karlar bodruma dolmuş, onu dondurmak ister gibiydi. Dışarı nasıl çıktığını hatırlamıyordu. Sadece merdivenlere tutunarak süründüğünü, sonra birinin onu kaldırdığını biliyordu.
“Aman Tanrım, tamamen donmuş!” diye bir kadın sesi duydu, sert ama endişeli.
Böyle tanıştı Ayşe Hanımlaçocuk esirgeme kurumundan bir sosyal hizmet uzmanı. Uzun boylu, koyu renk paltolu, yorgun ama dikkatli bakışlı. Onu sıkıca sarıldı, sanki kendi evladıymış gibi.
“Sakin ol, evlat. Yanındayım. Her şey düzelecek. Duyuyor musun?”
Duyuyordu. Ateşin ve üşümenin arasında. Bu sözler, aylar sonra duyduğu ilk insan sıcaklığıydı.
Emreyi Sarıyerdeki bir yetimhaneye götürdülerbadanası dökülmüş küçük bir bina, ama temiz çarşafları, ev yemeği kokusu vardı: patates, çorba, sessiz bir umut. Ona bir yatak verildi. Kalın bir battaniye. Ve en şaşırtıcısıkorkusuz uyuyabiliyordu. Aylar sonra ilk kez.
Ayşe Hanım her gün geldi. Nasıl olduğunu sordu. Kitaplar getirdi. Çocuk masalları değilgerç
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



