Tembel Gelin: Kaynana, Küçük Çocuğuyla Bir Kadını Kapı Dışarı Etti, Ama Sonunu Asla Tahmin Edemezdi

**Evin Misafiri**
Nihayet Efe saat üçte uykuya döndü. Yatağın kenarında hareketsiz oturmuş, kolu uyuşmuş, omuzları ağrıyordu ama kıpırdamaya korkuyordum. Bebeğin dişleri çıkıyordudiş etleri kıpkırmızıydı, sürekli ellerini ağzına götürüyor ve öyle bir ağlıyordu ki içim parçalanıyordu.
Sanki sonsuza kadar uyumamış gibiydi. Onu beşiğine koymaya çalışsam hemen uyanıyor, sanki kaçmak istediğimi hissediyordu. Daha yedi aylıktı ama bu sürede yepyeni bir hayat yaşamıştım. Aşk, acı, endişe, mutlulukhepsinin iç içe geçtiği bir düğümdü bu ve artık çözülemezdi.
Efenin nefesi düzeldiğinde yavaşça kalktım. Karşı pencerede bir ışık yanıyordubizim dokuz katlı apartmanda da uyumayan biri vardı. Kimdi acaba? Benim gibi yorgun bir anne mi? Uykusuz bir ihtiyar mı? Aşık bir çift mi? Bir zamanlar Mehmetle kendi evimizi alıp kendi penceremizden kendi bahçemize bakacağımızı hayal ederdim. Ama o hayaller, duman gibi dağılıp gitmişti.
Üç yıllık market kasiyerliğinden biriktirdiğim tüm param, bir anda erimişti. Önce, alınamayan evin peşinatına, sonra da Ayşe HanımlaMehmetin annesiyaşadığımız evin tadilatına gitmişti. “Daha şirin olacak,” demişti. Ama daha şirin olan sadece onların hayatıydı.
O kapıdan bavulum ve saçma bir mutluluk umuduyla ilk adım attığım günden beri, bir kez bile evimde hissetmemiştim.
“Her şey düzelecek,” diyordu Mehmet bir buçuk yıl önce. “Yazın nikâhı kıyarız,” diye söz veriyordu hamile kalmadan önce. “Biraz daha bekleyelim,” diye fısıldıyordu Efe doğduğunda. Başımı sallıyordum. İnanıyordum. Bekliyordum. Ama o pasaporttaki mühür, ona gereksiz bir şey gibi geliyordu.
Ayşe Hanım her sabah anahtarlarını şıkırdatarak evden çıkıyor, muhasebe ofisine gidiyordu. Ona içimden “Pomeranya” diyordumküçük, huysuz, burnu hep havada. Benimle sadece zorunlu olunca konuşuyor, sanki torunununun annesi değil de, geçici bir hizmetçiymişim gibi davranıyordu. Yemek yaparken burun kıvırıyordu: “Mutfak işinden anlamıyorsun.” Çamaşır yıkarken: “Bunlar piyasada pahalı.” Ama hep, zehirli bir gülümsemeyle.
“Gamya, yerleri silsen,” diyordu tek izin günümde. “Gamze, Efe için peynir aldım,” ekliyordu, ben ondan hiçbir şey almamış olsam bile.
Kendi odasını kilitli tutuyor, biz yokken eşyaları karıştırıyordu. Bir gün benim dolabımı karıştırırken yakaladım. “Hızlıca bir havlu arıyordum,” dedi hiç utanmadan.
Mutfakta özel bir düzen vardı. Onun tabakları ayrı, bizimkiler ayrı, onun tavası, onun tenceresi, onun çırpma teli. Hiçbir şey ortak değildi. Mehmet geç kalınca odamda yemek yiyordumsadece onunla aynı masada oturmamak için.
Yine de bir şekilde idare ediyordukgün gün, ay ay. Efe doğmadan önce kaçabiliyordumişe, arkadaşlara, sadece yürüyüşe. Şimdi? Kucağımda bir bebek, cebimde üç beş kuruş, ve kartta dört bin lira çocuk parası.
Sessizce kapıyı kapattım, koridora çıktım. Susamıştım, başım uykusuzluktan zonkluyorduüst üste ikinci geceydi. Dün Efe saat bir buçukta uyandı, beşe kadar uyumadı. Sabah on gibi yine ayaktım. Bir zombi gibi dolaşıyordum, gözlerim kum dolu gibiydi.
Mutfakta ışık yanıyordu. Ayşe Hanım yatmamıştı. Sadece su alıp gitmek istedim, ama bir adım atamadan
“Hâlâ uyanık mısın?” diye döndü. “Yine telefona mı gömüldün, kapının altından ışık görüyordum.”
“Efe rahat uyumuyor,” dedim. “Diş çıkarıyor…”
Burun kıvırdı. Bu tek sesle her şeyi anlatıyordu: güvensizlik, işten kaçtığım iması, “Benim zamanımda hem çalışıp hem çocuk büyütüyorduk” mesajı.
“Biraz sessiz olabilir misin?” diye rica ettim, tabakların gürültüsünden irkilerek. “Efe yeni uyudu.”
Gözlerinde bir şey parladı. Birden lavaboya yöneldi, kamburunu çıkardı, sonra…
Sonra bana döndü. Yüzü gerilmiş, gözleri daralmıştı. Kupayı masaya bir tokat gibi bıraktı.
“Sessiz mi?” diye tekrarladı. “Kendi evimde parmak uçlarıma mı basmalıyım?”
Kapı pervazına yasaklandım. Yedi aydır uykusuz. Yedi aydır bu on metrekarede, her adım mayın tarlasında gibiydi.
“Sadece tabakları gürültü yapmamanı rica ettim,” dedim sessizce.
“Yoksa sen çocuk bakmayı bilmiyor musun?” diye kollarını bağladı. “Ben iki çocuk büyüttüm. Hiç diş sıkıntısı olmadı. Melek gibi uyurlardı.”
Dişlerimi sıktım. Odada oğlum uyuyordu, bu minik mutfakta ise fırtına kopuyordu. Ne desem haksız çıkacaktım. Sussam, kötü anne olduğumu kabul edecektim. İtiraz etsem, kavga çıkaracaktım.
“Sadece su alacaktım,” diye mırıldandım, lavaboya doğru adım atarken.
“Tabii,” dedi yerinden kımıldamadan. “Sana hep bir şey kalmıştır. Ya uzanırsın, ya telefona dalarsın. Ama çalışmak sana göre değil, değil mi?”
Donakaldım. Çalışmak? Yedi aylı, geceleri uyumayan bir bebekle?
“Efe bir buçuk ya

Rate article
Lifequest
Tembel Gelin: Kaynana, Küçük Çocuğuyla Bir Kadını Kapı Dışarı Etti, Ama Sonunu Asla Tahmin Edemezdi