“Beni 14 yaşında evden kovdun, şimdi de yaşlılığında sana baktığımı mı umuyorsun? Hiç bekleme!”
Ayşe Hanım sadece bir fincanı düşürmemişti, adeta çoktan yok olduğunu sandığı geçmişin kırılgan bir parçasını paramparça etmişti. Porselen, soluk laminat zemine yüzlerce keskin parça halinde dağıldı; eski ihtişamın izleri gibi, çoktan solmuş ve parlaklığını yitirmiş. Soğuk çay, kahverengi bir leke halinde yere yayılıyordu; tıpkı acı ve unutulmuş vaatlerle dolu, yabancı ve tuhaf bir kıtanın sınırlarını çizer gibi.
“Nasıl… nasıl cüret edersin?” dedi kadın, sesi kopacakmış gibi gergin bir tel gibi titriyordu. Her kelime, yaşanmış yılların ağırlığını taşıyormuşçasına zorlukla dökülüyordu. “Ben seni doğurdum, büyüttüm, besledim… Sen benim oğlumsun!”
“Kovdun,” diye sertçe kesti Mehmet, kolları göğsünde zırh gibi kenetlenmişti. “En önemli kelime bu. ‘Doğurdum’ değil, ‘büyüttüm’ değil… ‘Defol’ dedin.”
35 yaşlarında, zamanın ve acının izlerini taşıyan ince yapılı adam, kapı pervazına yaslanmış duruyordu. Bakışları, bir zamanlar annesi olan bu kadına saplanıyordu; şimdi yabancı gibiydi. Kaşları çatılmış, gözlerinde ne merhamet ne de affedebilme vardı.
“Oğlum…” Ayşe Hanım ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Parçaların arasında oturmuş, ruhunun bir kısmının da kırıldığını hissediyordu. “Anlamıyorsun… O zamanlar başka şartlar vardı…”
“Yıllardır aynı hikayeyi anlatıyorsun,” dedi Mehmet, sesi titredi ama öfkesini ve acısını bastırmak için dişlerini sıktı. “98 krizi, sokakların güvensizliği, yoksulluk… Ve sen 14 yaşındaki bir çocuğun tek başına hayatta kalmasını mı uygun gördün? Şimdi ise yardımına ihtiyacın var ve benim gelip seninle ilgileneceğimi mi umuyorsun? Asla.”
Kapı pervazından itibaren küçük mutfağa doğru yürüdü; sanki daralan bu alana sığmaya çalışıyordu. Tavan o kadar alçaktı ki, başını eğmek zorunda kaldı. Bu ev, bir zamanlar onun eviydi, şimdi ise sanki başka birine, çoktan unutulmuş birine aitmiş gibiydi.
Ayşe Hanım için her şey bir anda dünyasını yıkan bir çöküşle başlamıştı. Fabrikada mühendis olan kocası, altı aydır maaş alamıyordu. O da pazarda tezgahtarlık yaparak zor geçiniyordu. Sonra Murat bir gün kayboldu. Ne bir not, ne bir telefon… Sadece yok oldu, havaya karıştı.
Üç gün sonra polisten haber geldi. Demiryolu kenarında bulmuşlardı. Resmi kayıtlara göre kaza… Ama Ayşe gerçeği biliyordu: Kocası yoksulluğun, çaresizliğin, ailesini doyuramamanın ağırlığına dayanamamıştı. Pes etmişti. Onu yalnız bırakmıştı.
14 yaşındaki bir oğlanla. Borçlarla. Boş bir evle. Boş bir hayatla.
“Büyükannenin yanında kalacaksın,” dedi Mehmete, eşyalarını eski bir bavula doldururken. Sesinde, kendisinin bile inanmadığı bir umut vardı.
“Ne kadar?” diye sordu çocuk, kazağının kolunu çekiştirirken.
“Çok değil. Ben kendime gelene kadar.”
Başını salladı. Sessizce. Büyükanne, köydeydi; iki yüz kilometre uzakta. Otobüs günde bir kere kalkıyordu.
O günü en ince detayına kadar hatırlıyordu Mehmet. Annesinin gözlerine bakmadığını. Otogarda elini nasıl sımsıkı tuttuğunu. Avucuna sıkıştırdığı zarfı ve aceleyle yanağına kondurduğu öpücüğü.
“Yakında gelirim. Büyükanneni dinle.”
Otobüse bindi, cam kenarına oturdu. Sanki geleceğe bakıyordu. Annesi ise peronda kaldı; küçük, kaybolmuş, yalnız. Otobüs hareket etti, o arkada kaldı. Sonsuza kadar.
Büyükanne, Fatma Nine, köyün kenarındaki eğri büğrü bir evde yaşıyordu. Torununu beklemiyordu; Ayşe aramamıştı bile. Mehmet kapıyı çaldığında, yaşlı kadın uzun süre yüzüne baktı, sanki kim olduğunu hatırlamaya çalışıyordu.
“Mehmet? Ayşenin oğlu?”
Başını salladı.
“Annen nerede?”
“Sonra gelir dedi.”
Fatma Nine kaşlarını çattı ama içeri aldı. Evde nem, şifalı otlar ve unutulmuşluk kokusu vardı. Masada bir gaz lambası yanıyordu; köyde elektrik sadece belirli saatlerde veriliyordu.
“Yerleş şuraya,” dedi büyükanne, yıpranmış koltuğu göstererek. “Ama burada tatil yapacağını sanma. İş çok, elde adam yok.”
Böyle başladı köy hayatı. Anne aramadı. Yazmadı. Gelmedi. İlk hafta her gün yola çıkıp ufka bakıyordu Mehmet. İkinci hafta vazgeçti.
Fatma Nine sert bir kadındı. Oğlanı köy okuluna yazdırdı, geri kalan zamanda çalıştırdı. Odun kırdı, su taşıdı, tarlada çapa yaptı. Defterler ve bilgisayar oyunlarına alışkın elleri nasır bağladı.
“Burada misafir değilsin,” diyordu Fatma Nine. “Yaşamak istiyorsan çalışacaksın.”
Çalıştı. Geceleri ise yastığa gömülüp sessizce ağladı. Ve bekledi. Annesinin gelip onu şehre götüreceği günü bekledi. Bekledi… Bekledi…
Bir ay geçti. İki. Altı. Bir yıl.
Bir gün posta kutusunda bir zarf buldu. İçinde, annesinin el yazısıyla birkaç cümle:
“Mehmetim, affet. Seni alamıyorum. Yeni bir ailem var. Kocam başkasının çocuğunu istemiyor.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



