Bir kar fırtınası, sessiz bir Anadolu kasabası olan Gümüşdere’yi beyaz bir örtüyle kapladı, sanki tüm sesleri yutmuştu. Pencerelerin camlarında, işlenmiş dantel gibi yayılan buz desenleri vardı. Rüzgar, ıssız sokaklarda inliyor, unutulmuş anıların fısıltılarını taşıyordu. Sıcaklık eksi yirmi sekiz dereceye düşmüştüson on beş yılın en sert kışıydı bu bölgede.
Kasabanın kenarında, unutulmuş bir yol kenarı lokantası olan “Yolcu Hanı”nda, yıpranmış ahşap tezgahın başında bir adam duruyor, temiz masaları yavaşça siliyordu. Son müşteri dört saat önce gitmişti. Elleri, derin çizgilerle kaplıydıyılların ağır emeğinin izleri. Bir aşçının hayatı, her gün tonlarca patates soyup, et doğramanın yorgunluğuyla geçmişti.
Açık mavi önlüğü, yıkamalardan solmuş, binlerce yemeğin lekesini taşıyordu: ninenin tarifiyle dört saat pişirilen mercimek çorbası, ev yapımı köfteler, gerçek zeytinyağlı dolmalar.
Aniden, otuz yıldır asılı duran eski pirinç zilin sessiz çınlaması duyuldu.
Ve sonra onlar belirdiiki çocuk, titreyen, sırılsıklam, aç ve korkmuş. On bir yaşlarında, büyük gelen yırtık bir mont giyen bir erkek çocuğu. Altı yaşından büyük olmayan, ince pembe bir kazak giymiş bir kız çocuğukış için uygun değildi bu. Elleri, buğulu camda izler bıraktı, yoksulluğun hayalet dokunuşları gibi. Bu an, her şeyi değiştirecekti.
O gün, 2002 yılının o dondurucu gecesinde yaptığı küçük bir iyilik, yirmi yıl sonra bir yankı gibi geri dönecekti.
**Ahmet Demir’in Hikayesi**
Ahmet Demir, Gümüşdere’de bir yıldan fazla kalmayı hiç planlamamıştı. Yirmi sekiz yaşındaydı ve İstanbul’un prestijli restoranlarından birinde şef olmayı hayal ediyorduhatta belki Nişantaşı’nda kendi yerini açmayı.
Ama kader, her zaman olduğu gibi, farklı yazdı. Annesinin ani ölümünden sonra Ahmet, İstanbul’daki bir restoranda aşçı yardımcılığı işini bıraktı ve memleketine döndü.
Dört yaşındaki yeğeni Elif’e bakması gerekiyordualtın bukleli, mavi gözlü, annesinin tutuklanmasıyla yetim kalmış küçük bir kız. Borçlar kar gibi birikiyordu: faturalar, ameliyat kredisi, çocuğun babasının talep ettiği nafakalar. Hayalleri her gün biraz daha uzaklaşıyordu.
Sonra Ahmet, “Yolcu Hanı”nda işe girdihem garson hem aşçı olarak. Lokantanın sahibi, iyi kalpli ama parasız olan yaşlı Emine Hanım, ona ayda sadece sekiz yüz lira veriyorduo zamanlar için çok küçük bir miktar.
İş prestijli değildi ama dürüsttü. Ahmet, açılış saatine yetişmek için sabah beşte kalkıp börek yapıyordu. Onun etli börekleri sıcak ekmek gibi satılırdımüşterilerin sevdiği bir şakaydı bu.
Kasabada, insanlar rüzgarla savrulan sonbahar yaprakları gibi geçip giderken, Ahmet sessiz bir dayanak oldu.
Emine Teyze’nin şekersiz, limonlu çay içtiğini, şoför Mustafa’nın her zaman çift porsiyon etli bulgur istediğini, öğretmen Mehmet Bey’in üçüncü dersten sonra sert bir kahve içtiğini biliyordu.
Ve o kışmeteorologların “yüzyılın kışı” dediği o sert kışonları gördü.
23 Şubat’tı, Cumartesi. Çoğu yer erken kapanmıştı, ama Ahmet kalmıştıo gece birilerinin sıcak yemek ve sığınak için ihtiyaç duyabileceğini biliyordu.
Kapıda, birbirine sokulmuş iki çocuk duruyordu. Erkek çocuğu, büyük ihtimalle bir büyüğünden kalmış yırtık bir mont giyiyordu. Kız çocuğu ise ince bir kazakla titriyordu. Lastik botları delik deşik, içi su doluydu. Gözlerinde, yalnızca açlık ve yalnızlığın öğretebileceği bir korku vardı.
Ahmet’in kalbine bir şey saplandı. Sadece acıma değilbir tanıma hissi. O da bir zamanlar böyle bir çocuk olmuştu.
On yaşındayken babası ortadan kaybolmuş, aileyi parasız bırakmıştı. Annesi üç işte birden çalışıyordu: temizlikçi, tezgahtar, bakıcı.
Açlık, sürekli bir arkadaş olmuştu. Ahmet o korkunç hissi hatırlıyordusanki içinde bir canavar, midesini kemiriyordu.
Düşünmeden kapıyı açtı, dondurucu rüzgarı içeri aldı.
“Girin çocuklar, çabuk!” diye seslendi. “Burada sıcak. Korkmayın.”
Onları radyatörün yanındaki masaya oturttuen sıcak yerve önlerine iki kase sıcak mercimek çorbası koydu. Çorba buharı, camları daha da buğulandırdı.
“Yiyin, çekinmeyin,” diyerek yanlarına çıtır ekmek ve yoğurt koydu. “Burada güvendesiniz. Kimse size zarar vermez.”
Erkek çocuğu, önce temkinli bir hayvan gibi, kaşığı aldı. Çorbayı tattığında gözleri büyüdüyemeğin bu kadar lezzetli olabileceğini beklemiyordu. Ekmekten bir parça koparıp kız kardeşine uzattı.
“Al, Zeynep,” diye fısıldadı. “Gerçekten lezzetli.”
Küçük kızın elleri titriyordu. Ahmet, tırnaklarını kanatana kadar yediğini fark ettiçocuk stresinin bir işareti.
Lavaboya gidip bulaşıkları yıkıyormuş gibi yaptı, ama gözleri dolmuştu.
Sonraki bir saatte çocuklar o kadar açlıkla yediler ki bu, kaç gündür sıcak yemek yemediklerini anlatıyordu.
Ahmet mutfağa
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



