“Babacığım, çok az yiyeceğim. Beni yetimhaneye götürme.” Küçük kız, gözyaşlarını silerek yalvarıyordu.
Tozlu sokakları ve birbirine yakın evleriyle küçük bir kasabada sıradan bir aile yaşıyordu. Cemal ve Emine, hayatın zorluklarını görmüş insanlardı. Zengin değillerdi ama aç da kalmazlardı. Günleri tarlada çalışmak, çocuklarla ilgilenmek ve ev işleriyle geçiyordu. Hayatları dolu ve tamamlanmış gibiydi. Ta ki bir gün her şey değişene kadar.
Emine, hamile olduğunu öğrendi.
Cemal pratik ve hesapçı bir adamdı. Üç çocuğa zor yetişirken bir de dördüncüyü beslemek ona saçma geliyordu. Zar zor geçiniyorlardı, bir de üstüne yeni bir ağız mı?
“Emine, aklını mı kaçırdın? Kırk üç yaşındasın! Şimdi bir de…” Cemal, hayal kırıklığını ifade edecek kelimeler arıyordu.
Ama Emine kararlıydı. Bu çocuğun doğması gerektiğini hissediyordu. Onun için bu karar, mantığın ötesinde derin bir histi.
Leyla doğduğunda, Cemal hastaneden Emine’yi almaya bile gitmedi. Kızının doğumu onun için hayatının bir kenarında olup biten bir olay gibiydi. Eve döndüğünde her şey aynıydı, sadece evde şimdi küçük bir kız vardı ve o bile diğer aile üyelerinin arasında kaybolmuştu.
“Cemal, bak ne kadar güzel!” Emine yeni doğan bebeğine sevgiyle bakarken, kocasının gözlerinde en ufak bir sıcaklık yoktu.
Küçük kız, büyük kardeşlerinin ve soğuk babasının gölgesinde büyüdü. Ablaları ve abisi onun varlığını neredeyse fark etmiyordu. Emine, Leyla’ya elinden geleni veriyordu ama gücü sınırsız değildi. Çoğu zaman kız yalnız kalıyor, babasının neden onu fark etmediğini anlamaya çalışıyordu.
Leyla, bir şeyler yaparsa babasının onu fark edeceğini hayal ediyordu. Altı yaşındayken bile onunla oynamasını ya da konuşmasını umuyordu. Babası diğer çocuklarla konuşurken ona bakıyor, ama o hemen gözlerini kaçırıyordu.
“Baba, bak ne kadar çilek topladım!” diye koştu bir gün, elinde çilek dolu bir sepetle.
Cemal kaşlarını çattı:
“Masaya bırak, vaktim yok.”
Bir gün, Leyla altı yaşındayken, annesiyle ormana mantar toplamaya gitti. Babasının sevdiği mantarları toplarken, o akşam hep birlikte yemek yiyeceklerini hayal etti. Böylece belki biraz ilgisini çekebilirdi.
Ama kader başka türlü oynadı. Birden sağanak yağmur başladı. Emine, eve koşarken bir ağaç köküne takılıp düştü. Leyla korktu, mantar dolu kovasını bırakıp eve koştu.
“Baba, annem düştü!” diye bağırdı, nefes nefese.
Cemal masada oturuyordu ve olanları hemen anlamadı.
“Annem kalkmıyor!” diye tekrarladı Leyla, ormanın tarafını işaret ederek.
Aile yardım için koştu. Oraya vardıklarında Emine hareket etmiyordu. Doktorlar daha sonra kafasını bir kütüğe çarptığı için anında öldüğünü söylediler.
O günden sonra Leyla’nın hayatı tamamen değişti. Cemal, eşinin cenazesinden sonra küçük kızını suçlamaya başladı.
“Senin yüzünden!” diye bağırdı Leyla’ya, köşede ağlarken. “Onu sen öldürdün!”
Büyük çocuklar babalarını destekleyerek, “suçludan” kurtulmasını istediler. Nefret ve suçlamalarla çevrili Leyla, dünyasının yıkıldığını hissetti. Kimsenin onu neden sevmediğini ve ailenin acısının neden ona yüklendiğini anlayamıyordu.
“Baba, onu gönder! Artık annemiz yok, onun yüzünden!” diye ısrar etti büyük kız kardeşi, babasına öfkeyle bakarak.
Cemal’in annesi bu sahneleri görünce Leyla’yı yanına aldı, kız biraz rahatladı. Ama kısa sürede burada da istenmediğini anladı. Bir gün babasıyla büyükannesinin konuşmasını duydu.
“Burası onun yeri değil anne,” dedi Cemal. “Sen de artık genç değilsin, bir çocuğa daha bakamazsın.”
Leyla kapının arkasında donup kaldı, her kelimenin onu nasıl yaraladığını hissetti.
“Ama o da diğerleri gibi bir çocuk. Onu yetimhaneye nasıl verirsin?” diye itiraz etti büyükanne.
“Dördünü nasıl doyuracağım?” diye cevap verdi Cemal, soğuk bir kayıtsızlıkla.
Dayanamayan Leyla onların yanına koştu.
“Babacığım, çok az yiyeceğim! Lütfen beni yetimhaneye götürme!” diye yalvardı, titreyen eller
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



