Oğlumun teşhisini öğrenir öğrenmez gitti. Ben ise kaldım — çocuğumu dertle baş başa bırakamazdım.

Tanıdığım günden beri oğlumun durumunu öğrendikten sonra hemen gitti. Ben ise kaldımçocuğumu yalnız bırakamazdım. O gün hâlâ aklımda, sanki hafızama kazınmış gibi.
Doktor elinde röntgenlerle duruyor, hızlı ve anlaşılması zor terimlerle konuşuyordu: hasarlar, bölgeler, fonksiyon kayıpları… Kelimeleri, açık pencereden esen soğuk rüzgâr gibi içime işliyordu. Donup kalmıştım, duyduklarımı anlamlandıramıyordum.
Ama bir cümle kalbime yıldırım gibi çarptı:
“Konuşma gelişmeyecek. Ne şimdi, ne de ileride. Asla konuşamayacak.”
Oda buz gibiydi, sandalye rahatsız ediciydi, doktorun beyaz önlüğü ise kusursuz. Küçük oğlumsıcacık, canlı, sessizce bana sarılmışuyuyordu. Uykusunda hafifçe seğiriyordu, ben ise duymaz olmuştum. Doktorun sesi uzak bir gürültüye dönüşmüştü. Sadece o korkunç cümle, göğsüme saplanan bir bıçak gibi, hep yanımda kaldı.
Asla konuşamayacaktı.
Asla “anne” diyemeyecek, korkularını veya hayallerini anlatamayacaktı. Gökyüzünün rengine şaşırmayacak, ayın arkasında kimin yaşadığını merak etmeyecekti. Tek bir kelime bile.
Buna inanamadım.
Bir hata olmalıydı. Mutlaka bir yanlışlık vardı. Daha birkaç aylıktısadece diğerlerinden daha yavaş gelişiyordu. İyi bir uzman bulmalıydım, konuşma terapisti. Masajlar. Belki terapi? Rehabilitasyon?
“Yapabileceğimiz her şeyi yaptık,” dedi doktor. “Merkezi sinir sisteminde ciddi bir hasar var. Konuşma merkezleri çalışmıyor. Düzelmesi mümkün değil.”
O anda yer yarıldı sanki. Dünya döndü, düşünceler dağıldı. Oğlumu sıkıca sarıldım, sanki sıcaklığım teşhisi silebilir, sevgim beynindeki bozuk bağları onarabilirmiş gibi.
O ise uyuyordu. Sakin. Korkusuz. Acısız.
İçimde, dışarı çıkmak için çırpınan bir çığlık vardı.
Hamilelik beklenmedikti. Ama bir ışık, bir hediye, bir umuttu.
Emre mutluydu. Baba olmayı hayal ediyordu. Mütevazı bir hayatımız vardı, küçük bir kiralık evde yaşıyorduk, ama planlar kuruyorduk: ev, anaokulu, okul.
Her akşam elini karnıma koyar ve şöyle derdi:
“Duydun mu? Bu bizim bebeğimiz. Babası kadar güçlü, annesi kadar akıllı olacak.”
Ben gülümserdim, yanına sokularak. İsim seçiyorduk, harf harf, kulağa hoş gelecek bir şey. Çocuk odası, beşik, ilk oyuncaklar hayal ediyorduk.
Hamilelik zor geçti: bulantı, halsizlik, endişe. Ama katlandımiçimdeki bu hareket için, ilk nefesi için. Onun için.
Erken doğum başladığında korktum. Ama Emre yanımdaydı: doğumhanede elimi tuttu, hastane koridorlarında geceledi, doktorların verdiği tüm ilaçları aldı.
Oğlum çok küçük, narin, düşük kilolu doğduoksijen maskesi ve tüplerle. Kuvözün yanından bir dakika bile ayrılmadım.
Sonunda eve döndüğümüzde, artık her şeyin daha kolay olacağını düşündüm. Yeni, mutlu bir hayat başlayacaktı.
Ama aylar geçtio hâlâ sessizdi.
Agulamadı. Gevezelik etmedi. Adına tepki vermedi.
Doktorlara söyledimonlar da:
“Bekleyin, her çocuğun gelişim hızı farklıdır,” dediler.
Bir yaşına gelditek bir kelime yok.
Bir buçuk yaşbir şey göstermek için işaret yok, kucağa alınmak istemek yok, göz teması yok.
Uykusuz geceler geçirdim, tıbbi siteleri, forumları, diğer ailelerin hikâyelerini okudum. Cevaplar arıyordum. Umut arıyordum. Her şeyi denedim: gelişim oyunları, Doman yöntemi, masajlar, müzik, konuşma terapisi.
Bazen, “İşte! Anlayacak! Konuşacak!” diye düşünürdüm. Ama sessizlik devam etti.
Sonra karar geldi.
Emre içine kapandı.
Önce bağırdıdoktorlara, hayata, bana.
Sonra konuşmayı tamamen bıraktı. Sadece bakışlar ve sessizlik kaldı.
Fazla mesai yapmaya başladı. Sonra gecikmeler arttı.
Ta ki bir gün…
Zamanında gelmedi.
Ve bana dedi ki:
“Böyle yaşayamam artık. Çok acı veriyor. Onun acısını görmek istemiyorum. Başa çıkamıyorum.”
Oturdum, oğlumu kucağımda tutuyordum, başım omzuma düşmüştü. Sustum.
“Affet,” dedi Emre sessizce. “Gidiyorum.”
Sağlıklı bir çocuğu olan bir kadının yanına gitti. Gül

Rate article
Lifequest
Oğlumun teşhisini öğrenir öğrenmez gitti. Ben ise kaldım — çocuğumu dertle baş başa bırakamazdım.