Ayşegül, kocasının ihanetini tesadüfen öğrendi.
Her zamanki gibi, eşler en son haberdar olanlar oldu. Ayşegül, ancak sonradan iş arkadaşlarının garip bakışlarını ve arkasından fısıldaşmalarını anlamıştı. Herkes biliyordu ki, kıymetli arkadaşı Elif, kocası Emre ile bir ilişki yaşıyordu. Fakat Emre’nin tutumunda hiçbir şüphe uyandıracak bir davranış yoktu.
O gece, eve plansız döndüğünde öğrendi. Ayşegül, İstanbul’daki bir hastanede yıllardır doktor olarak çalışıyordu. O gün nöbetçi olacaktı, ancak genç meslektaşı Zeynep bir ricada bulundu:
“Ayşegül Abla, nöbetimizi değiştirebilir miyiz? Ben bu gece nöbet tutarım, sen de cumartesi benim yerime geçersin, tabii başka planın yoksa. Ablamın düğünü var.”
Ayşegül kabul etti. Zeynep nazik ve yardımsever bir genç kadındı, düğün de yerinde bir sebepti.
O akşam, Ayşegül eve döndüğünde kocasına sürpriz yapmak için heyecanlıydı. Ama asıl sürprizi kendisi yaşadı. Daha kapıdan girer girmez yatak odasından tanıdık sesler duydu. Biri Emre’ydi, diğeri ise en iyi arkadaşı Elifin sesiydi. İşittikleri, aralarındaki ilişkinin niteliği hakkında hiçbir şüphe bırakmıyordu.
Ayşegül, geldiği gibi sessizce evden ayrıldı. Geceyi hastanede geçirdi, uyuyamadı. İş arkadaşlarının karşısına nasıl çıkacaktı? Onlar her şeyi biliyordu, oysa kendisi Emreye olan aşkıyla körleşmiş, ona tam bir güven beslemişti. Hayatının merkezine oturttuğu Emre yüzünden çocuk hayalinden vazgeçmişti hep. Emre her defasında “Henüz hazır değilim, bekleyelim, hayatın tadını çıkaralım” diyordu. Şimdi anlıyordu ki Emre, onların ailesinde bir gelecek görmemişti.
O gece, Ayşegül’e tek çare gibi görünen kararı verdi. İzin talebi yazdı, ardından istifasını verdi. Emre işteyken eşyalarını toplayıp doğruca tren istasyonuna gitti. Büyükannesinden kalan küçük bir köy evi vardı, kimsenin onu orada arayacağını düşünmemişti.
İstasyonda yeni bir SIM kart alıp eskisini attı. Ayşegül, eski hayatıyla tüm bağlarını kesti ve yeni bir hayata adım attı.
Yirmi dört saat sonra, tanıdık bir istasyonda trenden indi. Ayşegülün buraya son gelişi, büyükannesi Fatmanın cenazesi sırasında, on yıl önceydi. Her şey aynıydı sessiz ve ıssız. “Tam da şu an ihtiyacım olan şey,” diye düşündü. Bir köylünün arabasıyla kısa bir yolculuk ve yirmi dakikalık yürüyüş sonrası büyükannesinin evine vardı. Bahçe o kadar bakımsızdı ki, kapıya ulaşmak bile zor oldu.
Evi ve bahçeyi düzene sokması haftalar aldı. Tek başına yapamazdı, ama komşuları, kırk yılı aşkın süredir köyün öğretmeni olan Fatma Nine’yi hatırlayıp ona yardım ettiler. Ayşegül, bu kadar sıcak bir karşılamaya şaşırdı ve minnettar kaldı.
Kısa sürede, köyde bir doktorun olduğu haberi yayıldı. Bir gün, komşusu Fatma telaşla kapısını çaldı:
“Ayşegül Hanım, kusura bakma, bugün sana yardım edemeyeceğim. Küçük kızım bir şey yedi, midesi bozuldu.”
“Hadi gidelim bakalım,” dedi Ayşegül, çantasını alarak.
Küçük Zeynep gıda zehirlenmesi geçiriyordu. Ayşegül gerekli müdahaleyi yapıp Fatmaya dikkat etmesi gerekenleri anlattı.
“Çok teşekkür ederim,” dedi Fatma, gözleri dolmuştu. “Artık bizim doktorumuz sensin. En yakın hastane altmış kilometre uzakta. Köyde bir hemşire vardı, ama o da gitti ve yerine kimse gelmedi.”
O günden sonra köylüler her türlü sağlık ihtiyacı için Ayşegül’e gelmeye başladı. Yeni komşuları tarafından bu kadar iyi karşılanmışken, onlara hayır diyemedi.
Ayşegülün çalıştığı haberi yerel yetkililere ulaştı ve ona bölge sağlık merkezinde bir teklif sundular.
“Hayır, ben burada kalacağım,” diye kararlılıkla cevapladı. “Ama buraya bir sağlık ocağı açarsanız, memnuniyetle kabul ederim.”
Yetkililer, İstanbuldan deneyimli bir doktorun bu küçük yere yerleşmek istemesine şaşırdılar, ama Ayşegül kararlıydı. Birkaç ay sonra, sağlık ocağı yeniden açıldı ve Ayşegül muayenelere başladı.
Bir akşam, geç saatte kapısı çalındı. Hastalığın saati olmazdı, şaşırmadı. Kapıyı tanımadığı bir adama açtı.
“Ayşegül Hanım,” dedi adam. “On beş kilometre uzaktaki Kasabadan geliyorum. Kızım çok hasta. Başta basit bir soğuk algınlığı sandım, ama üç gündür ateşi düşmüyor. Lütfen gelin, bir bakın.”
Ayşegül hemen eşyalarını hazırladı, adamın kızının semptomlarını dinlerken. Eve vardıklarında solgun, yatakta yatan ve zor nefes alan bir kız çocuğu gördü. Muayeneden sonra,
“Durumu ciddi, hastaneye yatması gerek,” dedi.
Adam başını salladı:
“Onunla tek başıma yaşıyorum. Annesi doğumdan kısa bir süre sonra vefat etti. O benim her şeyim… Onu kaybedemem.”
“Ama hastanede gerekli ilaçlar var. Burada yeterli imkânım yok.”
“Ne lazımsa söyleyin, bulurum. Ama lütfen onu hastaneye götürmeyin. Bölgede nöbetçi bir eczane var, oraya gidebilirim. Ama… gittiğimde ona bakacak kimse yok.”
Ayşegül, bu adamın ne kadar çaresiz olduğunu anladı. İlk kez dikkatle baktığında,Ayşegül, Muratın bu içten yalvarışına dayanamayarak, “Tamam, ben kalırım,” dedi ve küçük kızın başucunda beklerken, o gece hayatının en büyük kararını verdiğini henüz bilmiyordu.




