Her sabah Zeynepin hafif ağlamasıyla uyanıyorum. O kadar küçük, o kadar mükemmel ki. Onu kucağıma aldığımda minik parmakları benimkine dolanıyor ve sanki dünya yeniden anlam kazanıyor.
“Günaydın, aşkım,” diye fısıldıyorum onu beşiğinden alırken. “İyi uyudun mu?”
Mutfaktan Mehmetin ağır adımlarını duyuyorum. Hep az konuşan bir adamdı, ama Zeynep doğduğundan beri daha da uzaklaştı.
“Yine kendi kendine mi konuşuyorsun?” diyor kapı eşiğinde, anlamadığım o bakışlarla.
“Kendi kendime değil, Zeyneple konuşuyorum.”
O iç çekip saçlarını eliyle tarıyor.
“Leyla, konuşmamız lazım.”
“Sonra,” diyorum, onu usulca sallarken. “Önce onu beslemem gerekiyor.”
Uzaklaştığını görüyorum ve bir anlık bir suçlama hissi batıyor içime. Mehmetin zor bir dönemden geçtiğini biliyorum, ama Zeynepin bana ihtiyacı var. O kadar narin, o kadar bana bağımlı ki…
Gün boyu, Mehmet işteyken, Zeyneple kendi rutinimizi yaşıyoruz. Ninniler söylüyorum, özenle yıkıyorum, masallar okuyorum. O da bana o parlak gözleriyle bakıyor, her kelimeyi anlıyormuş gibi.
“Baban seni sevecek,” diyorum bezini değiştirirken. “Sadece alışması için zamana ihtiyacı var.”
Mehmet akşam döndüğünde, onu başka bir odaya götürmek için hep bir bahane buluyorum. Ona bakmıyor, onu sormuyor. Bazen banyoda ağladığını duyuyorum ve nedenini anlamıyorum.
Bir gece, Zeynepi yatırdıktan sonra, Mehmeti elinde bir fotoğrafla koltukta otururken buluyorum.
“O ne?” diye soruyorum.
Başını kaldırıyor, gözleri kıpkırmızı.
“Bunu hatırlıyor musun?”
Ultrason görüntüsü. İlk ultrasonumuz, sekiz ay önce. O günü hatırlıyorum: heyecan, planlar, birlikte seçtiğimiz isimler…
“Tabii ki hatırlıyorum,” diyorum yanına oturarak. “Zeynepin geleceğini öğrendiğimiz gündü.”
Mehmet gözlerini kapatıyor ve yaşlar yanaklarından süzülüyor.
“Leyla… Zeynep burada değil.”
“Ne diyorsun sen? Odasında uyuyor.”
“Hayır, aşkım. Bebek odası yok. Beşik yok. Zeynep yok.”
Birden ayağa fırlıyorum.
“Delirdin sen! Tabii ki var! Daha demin yatırdım!”
Koşarak odaya gidiyorum, Mehmet de peşimden geliyor. Kapıyı açtığımda ışığı yakıyor.
Oda bomboş. Beşik yok, tavanda sallanan oyuncaklar yok, o sabah yıkadığıma emin olduğum minik kıyafetler yok. Sadece tozlu kutular ve eski mobilyalar.
“Zeynep…” diye mırıldanıyorum.
“Zeynepi altı ay önce kaybettik, Leyla,” diyor Mehmet kırık bir sesle. “Otuz ikinci haftada. Kordon dolandı… Doktorlar yapılacak bir şey olmadığını söyledi.”
Anılar cam kırıkları gibi geri geliyor: hastane, sessiz monitörler, boş kollarım.
“Ama ben her gün onu kucağıma alıyorum… besliyorum… bana gülümsüyor…”
Mehmet, yere yığılırken bana sarılıyor.
“Bir battaniyeyi taşıyordun, aşkım. Bir battaniyeyle konuşuyordun. Salladığını, ‘bezin




