Oğlumun nişanlısı bana dedi ki: ‘Sadece gerçek anneler ön sırada oturur’ama oğlum bunun tam tersini çok güçlü bir şekilde gösterdi.
Kocamla evlendiğimde, Emre daha altı yaşındaydı. Annesi, o dört yaşındayken bir şubat gecesi sessizce gitmiştimektupsuz, telefonsuz, sadece soğuk bir veda. Kocam, Mehmet, acıyla parçalanmıştı. Bir yıl sonra tanıştık; ikimiz de hayatlarımızın kırık parçalarını tamir etmeye çalışıyorduk. Evlendiğimizde, bu sadece bizimle ilgili değildi. Emre de vardı.
Onu ben doğurmadım, ama tıpkı bir futbol takımı posterleriyle dolu, gıcırtılı merdivenli o küçük eve taşındığım andan itibaren, onun annesi oldum. Üvey anne, evetama sabahları onu uyandıran, reçelli yaptığım sandviçleri yiyen, okul ödevlerine yardım eden, gece ateşi çıktığında hastaneye koşan ben oldum. Okul gösterilerinde en ön sırada oturdum, futbol maçlarında deli gibi bağırdım. Sınavlar için geç saatlere kadar oturup ezber yaptırdım, ilk kalp kırıklığında elini tuttum.
Hiçbir zaman onun gerçek annesinin yerini almaya çalışmadım. Ama güvenebileceği biri olmak için elimden geleni yaptım.
Mehmet, Emre 16 yaşına gelmeden aniden bir kalp kriziyle vefat ettiğinde, paramparça oldum. En yakın arkadaşımı, hayat arkadaşımı kaybetmiştim. Ama acının ortasında bile kesin olarak bir şey biliyordum:
*Ben gitmiyorum.*
O günden sonra Emre’yi tek başıma büyüttüm. Kan bağımız yoktu. Aile mirası da yoktu. Sadece sevgi vardı. Ve sadakat.
Onun harika bir adama dönüşmesine tanık oldum. Üniversite kabul mektubunu mutfakta elinde bir hazine gibi tutarken yanındaydım. Harçlarını ödedim, eşyalarını toplamasına yardım ettim, yurt önünde sarıldığımızda gözyaşlarımı tutamadım. Onurla mezun olduğunda, gurur gözyaşları yanaklarımdan süzülürken de oradaydım.
Bu yüzden, bana Elif adında bir kızla evleneceğini söylediğinde, onun adına çok mutlu oldum. Uzun zamandır görmediğim kadar hafiflemişti.
“Anne,” dedi bana (evet, bana “anne” diyordu), “her şeyde yanımda olmanı istiyorum. Elbisesini seçerken, düğün öncesi akşam yemeğinde, her yerde.”
Tabii ki ön planda olmayı beklemiyordum. Sadece dahil edilmek benim için yeterliydi.
Düğün günü erkenden geldim. Olay çıkarmak niyetinde değildimsadece oğlumu desteklemek istedim. Açık mavi bir elbise giydim, bir zamanlar ona evi hatırlattığını söylediği renk. Çantamda küçük kadife bir kutu vardı.
İçinde şu sözlerin yazılı olduğu gümüş kol düğmeleri: “Büyüttüğüm çocuk. Hayran olduğum adam.”
Pahalı değillerdi, ama kalbimi taşıyorlardı.
Salona girdiğimde, çiçekçilerin koşuşturduğunu, yaylı çalgılar dörtlüsünün enstrümanlarını akort ettiğini ve organizatörün sinirli sinirli listeyi kontrol ettiğini gördüm.
Sonra o geldiElif.
Muhteşem görünüyordu. Şık. Kusursuz. Elbisesi üzerine tam oturmuştu. Bana gülümsedi, ama gülümsemesi gözlerine kadar ulaşmadı.
“Merhaba,” dedi yumuşak bir sesle. “Geldiğine sevindim.”
Gülümsedim. “Dünyada kaçırmazdım.”
Biraz duraksadı. Gözleri ellerime kaydı, sonra tekrar yüzüme. Ardından ekledi:
“Şunu bilmeni isterimön sıra sadece gerçek anneler içindir. Anlıyorsundur umarım.”
Kelimeler hemen işlemedi. Belki bir aile geleneği ya da oturma düzeniyle ilgili bir şey diye düşündüm. Ama sonra gördümgülüşündeki o zoraki incelik, hesaplanmış kibarlık. Tam olarak dediği şeyi kastediyordu.
*Sadece gerçek anneler.*
Ayaklarımın altındaki zemin kayıyormuş gibi hissettim.
Organizatör başını kaldırdıduymuştu. Nedimelerden biri rahatsızca kıpırdandı. Kimse bir şey söylemedi.
Yutkundum. “Tabii,” dedim, zoraki bir gülümsemeyle. “Anlıyorum.”
Kilisenin en arka sırasına geçtim. Dizlerim titriyordu. Oturdum, kucağımdaki kutuyu sıkıca tutarak, sanki beni bir arada tutuyormuş gibi.
Müzik başladı. Misafirler arkalarını döndü. Düğün alayı girmeye başladı. Herkes çok mutlu görünüyordu.
Sonra Emre koridorda belirdi.
Harika görünüyordulacivert takım elbisesi içinde çok olgun, sakin ve kendinden emin. Ama yürürken gözleri sıraları tarıyordu. Bir anlık şaşkınlık, sonra beni en arkada görüncedonup kaldı.
Yüzünde bir karanlık belirdi. Sonratanıma. Ön sıraya baktı, Elif’in annesi babasının yanında gururla oturuyor, mendiliyle gözyaşlarını siliyordu.
Ve sonra geri döndü.
İlk başta bir şey unuttuğunu sandım.
Ama sonra şeref beyine bir şeyler fısıldadığını gördüm. Beyefendi nazikçe eğilip dedi ki:
“Hanımefendi Yılmaz, Emre sizi ön sıraya davet ediyor.”




