Direnemedim Eşimi aldattım
Böyle bir şey yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Ama hayat, boğucu rutini, ağır sessizlikleri ve donmuş alışkanlıklarıyla aramıza bir uçurum sokmuştu.
O her zaman evdeydi, anne ve evin hanımı rolüne hapsolmuştu. Konuşmalarımız sıradan şeylere dönüşmüştü: faturalar, alışveriş, çocukların okulu Artık kahkahalar yoktu, yanan bakışlar yoktu, derin duygular yoktu.
Sonra o çıktı karşıma.
İş yerindeki yeni meslektaşım. Adına Emine diyelim. Genç, çekici, kaygısız. Berrak kahkahası ofiste bir melodi gibi yankılanıyor, gözlerinde uzun zamandır görmediğim bir ışık parlıyordu. Eşimin aksine, Eminenin ne sorumlulukları vardı ne de yükümlülükleri. Özgürce yaşıyordu, beni çeken o büyüleyici hafiflikle.
Başta önemsizdi. Basit sohbetler, birkaç şakalaşma. Sonra, gün geçtikçe onunla geçirdiğim anları dört gözle beklediğimi fark ettim.
Ve böylece yalan söylemeye başladım.
Eşime, geç toplantılar, acil dosyalar, yardıma ihtiyacı olan bir arkadaş hikayeleri uydurdum. Hiç sorgulamadı. Yokluğuma alıştı.
Bir ay boyunca Eminenin peşinden koştum. Çiçekler aldım, yıllardır gitmediğim restoranlara davet ettim. İstanbulun altın ışıkları altında yürüdük, Boğazın kenarında, ellerimiz bazen tesadüfen birbirine değiyordu.
Derken bir gece, Galata Köprüsünde durmuşken bana muzip bir gülümsemeyle baktı ve fısıldadı:
“Evime gelmek ister misin?”
Ve ben “evet” dedim.
O gece bir tutku, arzu ve unutuş fırtınasıydı.
Ama sabahın erken saatlerinde evime adım attığımda üzerime çöken bir ağırlık hissettim.
Eşim uyanıktı.
Salonun loşluğunda, bacaklarını kendine çekmiş oturmuş, beni bekliyordu.
Göz göze geldik ve anladım: biliyordu.
Kadınlar her zaman bilir.
Hiçbir şey söylemedi. Bağırmadı, suçlamadı. Sadece korkunç bir sessizlik. Sonra kalkıp mutfağa yöneldi.
Banyoya kilitlendim. Duşu açıp suyun üzerimde uzun süre akmasına izin verdim, sanki su suçumu temizleyebilirmiş gibi. Ama bazı lekeler asla çıkmaz.
Mutfağa girdiğimde kahvaltı hazırlıyordu.
“Yorgunum,” dedi sadece. “Uyuyacağım.”
Sonra yatak odasına girdiğimde onu giyinik, derin uykuda buldum. Başucunda fotoğraf albümümüz duruyordu.
Açtım.
Ve işte, onu gördüm.
Son yılların yorgun, uzak duran kadını değil. Hayır. İlk görüşte aşık olduğum kadını gördüm. Gülümseyen, gençliği ve mutluluğuyla ışık saçan. Yanında bir adam vardıben. Mutlu, gururlu, aşık.
Bir düşünce şimşek gibi beynimi çaktı: bunları nasıl unutabilmiştim?
Bütün gece uyuyamadım. Yatağa uzanıp tavana baktım, pişmanlıkla boğuştum. Sonra bir fikir belirdi: onu yeniden kazanabilir miyim?
Sabah erkenden, o hâlâ uyurken, annemi aradım ve çocuklara hafta sonu bakıp bakamayacağını sordum. Tereddütsüz kabul etti.
Sonra mutfağa gidip kahvaltı hazırladım.
Tabağı yatakta önüne koyduğumda şaşkınlıkla baktı.
“Ne yapıyorsun?”
“Gülümsemeni görmek istedim.”
Cevap vermedi. Ama gözlerinde bir kıvılcım gördüm sandım.
O gün onu spaya gönderdim. Döndüğünde muhteşem görünüyordu, ışıl ışıldı. Akşam ilk buluşmamızın yerine, en sevdiğimiz restorana gittik.
Ertesi gün tiyatroya götürdüm. Eskisi gibi. Ayrılmaz olduğumuz zamanlardaki gibi.
Emineye gelince Bir daha cevap vermedim. Mesaj yok, arama yok.
Büyük bir hata yapmıştım.
Ama o akşam, eşimin yeniden güldüğünü görünce anladım: belki de her şeyi yeniden başlatmak için çok geç değildi.
Bugün anladım ki, aşk, unuttuğun değil, hatırladığındır.




