Adım Ahmet. 72 yaşındayım. Küçük bir kasabanın kenarında, eskiden hayat dolu olan şimdiyse sessizliğe bürünmüş eski bir evde tek başıma yaşıyorum. Bu avluda oğlum çıplak ayaklarıyla çimenlerde koşar, beni eski battaniyelerle kulübe yapmaya çağırırdı. Birlikte közde patates pişirir, geleceğe dair hayaller kurardık. O zamanlar bu mutluluğun hep süreceğini, ona hep gerekli olacağımı sanırdım. Ama zaman akıp gitti, şimdi ev sessiz. Demlikte toz, köşelerde tıkırtılar ve komşunun köpeğinin ara sıra duyulan havlamaları.
Oğlumun adı Emre. On yıl önce kaybettiğim eşim Ayşeydi. O gittikten sonra bana yakın olan tek kişi o kalmıştı. Geçmişteki o sıcaklığın, anlamın son bağıydı.
Onu sevgi ve özenle, ama aynı zamanda disiplinle büyüttük. Çok çalıştım, ellerim hiç durmadı. Ayşe evimizin kalbiydi, ben de onun elleri. Her zaman yanında olamadım, ama gerektiğinde oradaydım. İşte ast, evde baba. Bisiklete binmeyi öğrettim, üniversite için İstanbula giderken kullandığı ilk Murat 131i tamir ettik. Hep onunla gurur duydum.
Emre evlendiğinde çok sevindim. Nişanlısı Elif, sessiz ve mesafeliydi. Şehrin diğer ucuna taşındılar. Bırakın kendi hayatlarını kursunlar, dedim kendime. Ben yine de onlara destek olurum. Gelip beni ziyaret edeceklerini, torunlarımı büyüteceğimi, onlara masallar okuyacağımı hayal ettim. Ama hiçbiri olmadı.
Önce kısa telefonlar, sonra sadece bayram mesajları. Birkaç kez ben gittim börek, şekerlerle. Birinde kapıyı açtılar, ama Elifin migreni olduğunu söylediler. Diğerinde çocuk uyuyordu. Üçüncüde kapıyı bile açmadılar. Artık gitmiyorum.
Olay çıkarmadım. Şikayet etmedim. Oturdum ve bekledim. İşleri, çocukları var, düzelir, dedim. Ama zaman geçti ve anladım: Onların hayatında bana yer yok. Ayşenin vefat yıldönümüne bile gelmediler. Sadece bir telefon o kadar.
Geçenlerde tesadüfen Emreyle sokakta karşılaştım. Oğlunun elini tutmuş, poşetler taşıyordu. Seslendim yüreğim heyecanla çarptı. Döndü, yabancı gibi baktı. Baba, iyi misin? dedi. Başımı salladım. O da öyle yaptı. Acelesi olduğunu söyledi ve gitti. İşte buluşmamız böyleydi.
Eve dönmek için uzun süre yürüdüm. Yürürken düşündüm: Nerede hata yaptım? Niye kendi oğlum bana yabancı olsun? Fazla mı serttim? Yoksa fazla mı yumuşak? Belki de sadece yük oldum anılarım, yaşlılığım, sessizliğimle
Şimdi kendi ailem, kendi desteğim benim. Çay yapıyorum, Ayşenin mektuplarını okuyorum, bazen banka oturup başka çocukların oynamasını izliyorum. Komşumuz Zeynep ara sıra el sallar, ben de başımı sallayarak karşılık veririm. İşte böyle yaşıyorum.
Oğlumu hâlâ seviyorum. Her şeyden çok. Ama artık bir şey beklemiyorum. Belki de ebeveynlerin kaderi bu bırakmak. Ama kimse bizi, kendisi için yaşadığımız insanların hayatında fazlalık olduğumuz güne hazırlamıyor.
Belki de gerçek olgunluk budur. Ama artık çocuğun değil, ebeveynin olgunluğu.




