Üç hafta bile geçmedi annemi toprağa vereli, kardeşim evin değerini öğrenmek için eksper çağırdı bile.

Annenin toprağa verilişinin üzerinden sadece üç hafta geçmişti ki kardeşim evi değer biçtirmek için bir eksper çağırmıştı.

Sivas’taki aile evimizin bahçesinde, yerli elmalar birer birer düşüyor, toprağa boğuk bir sesle çarpıyordu. 1970’lerden kalma, iki odalı, ahşap verandalı bu eski ev, çocukluğumuzdan beri küçülmüş gibiydi. Ama neredeyse bin metrekarelik arsa, bir anda kardeşim Mehmet’le aramızdaki en değerli pazarlık konusuna dönüşmüştü.

“Emine, hadi mantıklı olalım,” diye telefonla konuşmuştu bir gün önce. “Sen İstanbul’dasın, ben Ankara’da. Hiçbirimiz buraya taşınamayız. Bu evi boş tutmanın anlamı var mı? Satıp parayı bölüşsek daha iyi olmaz mı?”

Onun mantığı kusursuzdu, soğuk ve verimli, tıpkı Mehmet gibi. Satmak en akılcı çözümdü. Ama yürümeyi öğrendiğin, ilk ağacını diktiğin, anne babanın bir ömür geçirdiği yere nasıl fiyat biçersin?

Mutfaktaki örtüsü solmuş çiçek desenli masada oturmuş, eski bir fotoğraf albümünü karıştırıyordum. Beş yıl önce kaybettiğimiz babam, kabarık bıyıklarının altından gülümsüyordu bir ’89 yazı fotoğrafında. Yanında annem, bir sepet erik tutuyor ve hayatımda hiç olmadığım kadar genç görünüyordu.

Telefon titredi. Mehmetti.

“Bir emlakçıyla konuştum. Ev ve arsa için 1.5 milyon lira isteyebileceğimizi söylüyor. İyi bir para, Emine. Bu paranın yarısıyla neler yapabileceğini düşün.”

“Düşünmem gerek, Mehmet. Benim için kolay bir karar değil.”

“Düşünülecek ne var? Ev bomboş duruyor, çürüyor. Ne senin ne de benim gelip bakacak vaktimiz var. Böyle bırakmak sorumsuzluk.”

Haklıydı elbette. Hayatım İstanbuldaydı; kocam, çocuklarım ve şirketteki işimle. Sivasa yılda birkaç kez geliyordum, son yıllarda ise sadece anneme bakmak için, hastalığı onu yatağa düşürdüğünde. Mehmet daha da seyrek geliyordu; Ankaradaki yoğun avukatlık hayatı her zaman öncelikliydi.

O gece, kiremit sobanın ateşini yaktım ve annemin eşyalarını ayıklamaya başladım. Onun sade giysileri, dolapta düzgünce asılıydı. “Özel günler” için saklanan porselen çay takımı. Bir bisküvi kutusunda duran, elle yazılmış yemek tarifleri. Her eşya hâlâ onun varlığını taşıyor gibiydi.

Eşyaların arasında sararmış bir zarf buldum. İçinde evin tapusu ve yarım kalmış bir mektup vardı, “Sevgili çocuklarım” diye başlıyordu. Annemin düzenli ve özenli yazısı bir sayfayı dolduruyordu:

“Sevgili çocuklarım, bunu okuduğunuzda ben muhtemelen artık yanınızda olmayacağım. Bu ev, benim ve babanızın tüm hayatıydı. Sizi burada büyüttük, burada güldük, burada ağladık, burada yaşlandık. Hiç büyük ya da lüks olmadı, ama hep sevgiyle doluydu. Hayatlarınız şimdi uzaklarda, belki de bu ev size sadece bir yük gibi geliyordur. Ama bir karar vermeden önce, şunu hatırlamanızı istiyorum…”

Mektup aniden kesiliyordu, sanki annem doğru kelimeleri bulamamış ya da bitirmeye vakti kalmamıştı.

Ertesi sabah, Mehmet yeni arabasıyla gelip kapının önüne park etti. Onu evin eşiğinden izlerken, bu yabancı gibi göründüğünü fark ettim. Pahalı takım elbisesi, çocukken çıplak ayakla koştuğumuz bahçenin sadeliğine uymuyordu.

“Eksper için sözleşmeyi getirdim,” dedi, “günaydın” yerine.

Önceki akşam bulduğum mektubu uzattım, hiçbir şey söylemeden. Sessizce okudu, yüz ifadesi belli belirsiz değişti.

“Yarım kalmış,” diye yorumladı.

“Evet, tıpkı ev hakkındaki konuşmamız gibi.”

Bahçeye çıktık, yere düşmüş elmaların ve annemin son günlerine kadar baktığı sebze yataklarının arasından geçtik. Evin arkasındaki küçük meyve bahçesi, babamın bize yaptığı salıncakla birlikte, şimdi bakımsız kalmıştı.

“Salıncakta kavga edip ikimizin de düştüğünü, kolumu kırdığımı hatırlıyor musun?” diye sordum.

Yüzünde kısa bir gülümseme belirdi. “Babam bizi bisikletle hastaneye götürmüştü, seni kucağında, ben de arkadan pedal çevirip senden daha çok ağlıyordum.”

Beklenmedik bir şekilde ikimiz de gülmeye başladık, çocukluğumuzdan unuttuğumuz anılar canlanıyordu. Babamın 50. yaş günü sürprizinde pastanın masadan kaydığı an. Mehmetin babamın yaptığı şarapla ilk sarhoş olduğu gün. Kış geceleri dördümüzün soba başında oturduğu zamanlar…

Böyle anları ailevi bağlarda yaşayanlar, bir evin taşıdığı duygusal yükü ve ondan ayrılmanın acısını gerçekten anlayabilir.

Birkaç saatlik anılardan sonra Mehmet ayağa kalktı ve etrafa, sanki evi ilk kez görüyormuş gibi baktı.

“Ya satmasak?” diye sordu aniden.

Şaşkınlıkla baktım. “Ama sorumsuzluk olur dedin.”

“Evet, çürümeye bırakırsak öyle olur. Peki ya yenilesek? Çocuklarımızı tatillerde getirebileceğimiz, bayramlarda bir araya geleceğimiz bir yer olabilir. Aileye ait kalan bir yer.”

Önerisi beni şaşırttı. Pragmatist Mehmet, duygusal sebeplerle evi tutmayı mı öneriyordu?

“Para, zaman, emek gerektirir,” diye itiraz ettim.

“İkimizin de imkânı var.”Ve belki de çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, bu evin duvarlarında saklı olan sevgi ve hatıralar olacak.”

Rate article
Lifequest
Üç hafta bile geçmedi annemi toprağa vereli, kardeşim evin değerini öğrenmek için eksper çağırdı bile.