Sırtındaki ağrı onu durdurmadı, kapıyı açmaya doğru yürüdü.
Elif, ıslak ellerini silerek, sırtındaki keskin sızıyla inledi ve kapıya yöneldi. Kimse belli belirsiz çalıyordu ama bu üçüncüydü. Camları temizlemekle meşguldü, hemen kapıya koşamamıştı… Kapının ardında solgun yüzlü, yorgun gözlü ama tatlı mı tatlı bir genç kız duruyordu.
“Elif Teyze, bir oda kiralayabildiğinizi söylediler?”
“Ah şu komşular! Hep birini yolluyorlar! Oda kiralamıyorum, hiç kiralamadım.”
“Ama üç odanız olduğunu söylediler.”
“Ee? Niye kiralasın ki ben? Yalnız yaşamaya alışkınım.”
“Peki, affedersiniz. Dindar olduğunuzu söylediler, onun için düşündüm ki…”
Gözlerinde biriken yaşları saklamaya çalışan genç kız, döndü ve yavaşça merdivenlerden inmeye başladı. Omuzları titriyordu.
“Tatlım, geri gel! Daha sana ‘hayır’ demedim! Şimdiki gençler çok hassas, her şeye ağlıyorlar. İçeri gir, konuşalım. Adın ne? Senli benli konuşabilir miyiz?”
“Leyla.”
“Leyla mı? Deniz seni çekti mi küçükken?”
“Babam yok. Öksüzüm. Annem de yok. Bir apartman girişinde bulunmuşum, iyi insanlar polise götürmüş. Daha bir aylık bile değilmişim.”
“Peki, kırılma. Gel, bir çay içip konuşalım. Aç mısın?”
“Hayır, simit aldım.”
“Simit ha! Ah şu gençler, kendinize dikkat etmiyorsunuz, otuzunuza gelmeden mide ülseri olacaksınız. Hadi otur, bezelye çorbası var, hâlâ sıcaktır. Çayı da ısıtırız. Bolca reçelim var. Kocam beş yıl önce vefat etti, alışkanlıkla hâlâ iki kişilik alışveriş yapıyorum. Yemeğimizi yiyelim, sonra camları temizlemeye devam edersin.”
“Elif Teyze, başka bir iş yapabilir miyim? Başım dönüyor, pencereden düşmekten korkuyorumhamileyim.”
“Aman Allahım! Vay başıma gelen! Kendini kaptırdın mı?”
“Neden hemen öyle düşünüyorsunuz? Evliyim. Mehmet’le aynı yetimhanedeydik. Askerlik için çağrıldı. Geçen hafta izne geldi. Ev sahibesi çocuk beklediğimi öğrenince beni çıkardı. Bir hafta süre verdi. Yakında oturuyorduk ama işte… şartlar…”
“Şartlar… Ne yapacağım ben seninle? Tamam, yatağımı Ahmet’in odasına taşırız. Sen benim odada kalacaksın. Para alma fikrini aklından bile geçirmesinirlenirim. Hadi, eşyalarını getir.”
“Çok uzağa gitmeyeceğim. Mehmet’le bütün eşyalarımız apartmanın altındaki çantada. Süre doldu, bu sabah eşyalarımla birkaç kapı çaldım.”
Böylece ikisi oldular… Leyla hafif giyim tasarımı eğitimine devam etti. Elif, yıllar önce geçirdiği ağır bir tren kazası sonrası malûlen emekli olmuştu, evde dantel örüyor, çocuk patikleri, yaka takımları yapıp yakındaki pazarda satıyordu. İşleri iyi gidiyordu, çünkü ürünleri deniz köpüğü gibi ince ve hafifti. Sebze bahçesinden elde ettikleri gelirle de geçiniyorlardı. Cumartesileri bahçede çalışıyorlardı. Pazar günleri Elif camiye giderken, Leyla evde Mehmet’ten gelen mektupları tekrar tekrar okuyup cevaplıyordu. Nadiren camiye gider, sırt ve baş ağrılarından şikayet ederdi.
Bir cumartesi, hasat bitmiş, toprağı kışa hazırlıyorlardı. Leyla çabuk yoruluyordu, Elif onu bahçe kulübesine gönderip dinlenmesini, yıllar önce eşiyle aldıkları eski plakları dinlemesini söyledi. O gün, kürekle çalıştıktan sonra, anne adayı uzanıp dinlendi. Elif düşünceli düşünceli kuru dalları ateşe atarken, bir çığlık duydu:
“Anne! Anne! Çabuk gel!”
Kalbi yerinden fırlayacak gibi atan Elif, sırt ve bacak ağrılarını unutarak kulübeye koştu. Leyla karnını tutmuş, bağırıyordu. Hemen komşuyu ikna eden Elif, yaşlı bir Renault’nun yapabildiği en yüksek hızla hastaneye yetiştiler. Leyla inliyordu:
“Anne, çok acıyor! Ama erken, daha ocak ortasında doğum yapmam gerekiyordu. Anne, dua et, sen iyi bilirsin!”
Elif ağlıyor, tekrar tekrar dua ediyordu.
Leyla’




