48 Yaşına Kadar Çocuklarıma Adanmış Bir Hayat Sürdüm, Ta Ki Gerçek Hayatı Keşfedene Kadar

Hayatımı çocuklarıma adadım, ta ki gerçek hayatı 48 yaşında keşfedene kadar.

Yıllarca çocuklarımın hizmetçisi gibi yaşadım, ta ki o an gelip de aslında hiç yaşamadığımı fark edene dek.

Ayşegül, İstanbuldaki küçük evinin yıpranmış koltuğunda oturuyor, yirmi yıldır değiştirmediği solmuş duvar kağıtlarına boş boş bakıyordu. Çamaşır, yemek ve temizlikle geçen yılların izlerini taşıyan elleri, dizlerinin üzerinde hareketsiz duruyordu. Üç çocuk annesiydi, her zaman ailesini kendisinden önce tutan bir eş. Ama 48 yaşında birdenbire anladı: Tüm bu zaman boyunca ne anne ne de eş olmuştu. Kendi evinde bir hizmetçiydi. Arzuları, hayalleri, bitmek bilmeyen bir rutin içinde eriyip gitmişti.

Çocukları Emre, Deniz ve Elif onun evreninin merkeziydi. Doğdukları günden beri, kendisini düşünmenin ne demek olduğunu unutmuştu. Sabah beşte kalkar, kahvaltı hazırlar, onları okula giydirir, ödevlerini kontrol eder, çamaşırlarını yıkarken, kendi elbiseleri dolapta solup giderdi. Emre çocukken hastalandığında geceler boyu başında nöbet tutar, uykuyu unuturdu. Deniz dans kursuna gitmek istediğinde, her kuruşunu hesaplayıp onu yazdırırdı. Elif yeni bir telefon hayal ettiğinde, ek işler yapıp ona alırdı. Hiçbir zaman kendisine, “Ben ne istiyorum?” diye sormazdı. Onun rolü, son damlasına kadar vermekti.

Kocası Murat da farklı değildi. İşten gelir, televizyonun karşısına kurulur ve akşam yemeğini doğal bir hak gibi beklerdi. “Sen bir annesin, bu senin görevin,” derdi, Ayşegül yorgunluğundan şikâyet etmeye cesaret ettiğinde. Susar, gözyaşlarını yutar ve bir kafeste dönen sincap gibi devam ederdi. Hayatı tek bir şeyden ibaretti: Başkalarını mutlu etmek, karşılığında sadece bir parça ilgi alsa bile. Çocuklar büyüdükçe bağımsızlaştı, ama istekleri hiç bitmedi. “Anne, bana güzel bir şeyler pişir,” “Anne, kotumu yıka,” “Anne, sinemaya gitmek için bana para ver.” Ayşegül itaat ederdi, bir robot gibi, kendi hayatının ellerinden kaydığını fark etmeden.

Kırk sekiz yaşına geldiğinde, kendini bir gölge gibi hissediyordu. Aynada gördüğü, gözleri yorgun, saçları boyamaya vakit bulamadığı için ağarmış, eller yıllarca çalışmaktan nasır tutmuş bir kadındı. Arkadaşı Fatma bir gün ona, “Ayşegül, sen hep başkaları için yaşıyorsun. Peki sen neredesin?” demişti. Bu sözler ona dokunmuştu ama omuz silkip geçmişti. Başka türlüsünü yapabilir miydi? O bir anne, bir eşti; görevi ailesine bakmaktı. Yine de içinde bir kıvılcım yanmaya başlamıştı her şeyi değiştirecek küçük bir ışık.

Dönüm noktası aniden geldi. O gün, artık genç bir kadın olan Deniz, umursamazca, “Anne, yine çamaşırlarımı mahvetmişsin!” dedi. Bütün gece ütü yapan Ayşegül, donup kaldı. İçinde bir şey kırıldı. Kızına, etrafa saçılmış kıyafetlere, kirli bulaşıklarla dolu mutfağa baktı ve anladı: Artık dayanamıyordu. Artık istemiyordu. O akşam yemek yapmadı. Yirmi yıl sonra ilk defa odasına kapanıp ağladı üzüntüden değil, hayatının elinden kayıp gittiğini fark ettiği için.

Ertesi gün, Ayşegül hiç cesaret edemediği bir şeyi yaptı: Kuaföre gitti. Sandalyede otururken, solgun saçlarının makasla kesilişini izledi ve geçmişin yükünün hafiflediğini hissetti. Kendine bir elbise aldı yıllar sonra ilk defa, ailesinin beğenip beğenmeyeceğini düşünmeden. Gençken hayalini kurduğu resim kursuna yazıldı, o zamanlar başkaları için vazgeçmişti. Her küçük adım, bir nefes almak gibiydi, yıllardır suyun altında kalmış gibiydi.

Çocukları şaşırmıştı. “Anne, artık yemek yapmayacak mısın?” diye sordu Emre, onun adanmışlığına alışkındı. “Yapacağım, ama her zaman değil. Kendinizi idare etmeyi öğrenin,” dedi Ayşegül, sesi hem korku hem de kararlılıkla titreyerek. Murat homurdandı ama artık onun hoşnutsuzluğundan korkmuyordu. “Hayır” demeyi öğrendi ve bu kelime onun kurtuluşu oldu. Ailesini sevmeyi bırakmamıştı, ama ilk kez kendisini önceliği yapıyordu.

Bir yıl sonra, Ayşegül dünyaya başka bir gözle bakıyordu. Yerel pazarlarda sergil

Rate article
Lifequest
48 Yaşına Kadar Çocuklarıma Adanmış Bir Hayat Sürdüm, Ta Ki Gerçek Hayatı Keşfedene Kadar