Annemin hasta kardeşime yeterince yardım etmediğimle ilgili sitemleri, okuldan sonra kaçmama sebep oldu.
“Elif, kardeşinle hiç ilgilenmiyorsun!” diye bağırıyordu annem. Ben de çantamı kapıp evden fırladım.
İstanbul’daki parkın bankında oturmuş, sonbahar rüzgârında uçuşan yaprakları izliyordum. Telefonum yeniden titredi annem, Ayşe Hanımdan bir mesaj daha: “Bizi bırakıp gittin Elif! Kerem’in durumu kötüleşiyor, sen ise hayatına devam ediyorsun!” Her kelime yüreğime saplanıyordu ama cevap veremiyordum. İçim suçluluk, öfke ve hüzünle doluydu. Beş yıl önce, on sekiz yaşında verdiğim o karar, hayatımı “önce” ve “sonra” diye ikiye bölmüştü. Şimdi yirmi üç yaşındayım ve hâlâ doğru mu yaptım diye düşünüyorum.
Keremin gölgesinde büyüdüm. Epilepsi teşhisi konduğunda üç yaşındaydı. O günden sonra evimiz bir hastane odasına dönüştü. Annem tüm vaktini ona adadı: ilaçlar, doktorlar, bitmeyen sonuçlar. Babamsa dayanamayıp gitti; baskıya katlanamadı ve Ayşe Hanımı iki çocukla baş başa bıraktı. Ben, yedi yaşındayken, görünmez olmuştum. Çocukluğum Keremin bakımına harcandı. “Elif, Kereme yardım et,” “Elif, sesini kes, onu rahatsız etme,” “Elif, şimdi sırası değil!” Sabrettim ama her geçen yıl kendi hayallerim biraz daha uzaklaştı.
Lisedeyken “pratik” olmayı öğrendim. Yemek yapar, temizlik yapar, annem hastane hastane gezerken Kereme bakardım. Arkadaşlarım dışarı çağırırdı, ama ben gidemezdim evde bana ihtiyaç vardı. Annem, “Sen benim direğimsin Elif,” derdi ama bu kelimeler içimi ısıtmazdı. Onun Kereme baktığı o sevgi dolu, endişeli gözleri gördükçe anlardım: bana asla öyle bakmayacaktı. Ben bir kız değil, ailenin yükünü hafifleten bir yardımcıydım. Keremi seviyordum, ama bu sevgi yorgunluk ve kırgınlıkla karışıktı.
Üniversite sınavları yaklaştıkça kendimi bir hayalet gibi hissediyordum. Arkadaşlarım üniversitelerden, partilerden, gelecek planlarından bahsederken ben hastane faturalarını ve annemin gözyaşlarını düşünüyordum. Bir gün okuldan döndüğümde annemi ağlarken buldum: “Keremin yeni bir tedaviye ihtiyacı var, paramız yok! Elif, sen mezun olunca çalışmalısın!” İşte o an içimde bir şey kırıldı. Anneme, kardeşime, yıllardır nefes alamadığım şu evin duvarlarına baktım ve anladım: kalırsam, yok olup gidecektim. Acı çekiyordum ama artık beklenen kişi olamazdım.
Sınavlar biter bitmez sırt çantamı topladım. Bir not bıraktım: “Annem, sizi seviyorum ama gitmem gerekiyor. Affet beni.” Biriktirdiğim 5.000 lira ile İstanbula bilet aldım. O gece trende ağlarken kendimi hain gibi hissettim. Ama göğsümde yeni bir şey atıyordu umut. Yaşamak, okumak, özgürce nefes almak istiyordum. İstanbulda bir öğrenci yurdunda kaldım, garsonluk yaptım, akşam kurslarına yazıldım. İlk kez bir “kişi” gibi hissettim.
Annem affetmedi. İlk aylar arayıp bağırıyor, yalvarıyordu: “Bencil kız! Keremsiz perişan oldu!” Sesindeki her söz içimi parçalıyordu. Para gönderdim ama geri dönmedim. Zamanla aramalar azaldı ama her mesajda suçlama vardı. Keremin kötüleştiğini, annemin bitkin düştüğünü biliyordum ama artık bu yükü taşıyamazdım. Kardeşimi bir “hemşire” değil, bir “abla” olarak sevmek istiyordum. Yine de annemin mesajlarını her okuduğumda şu soru beynime kazınıyordu: “Kalsaydım, kim olurdum?”
Şimdi kendi hayatımı yaşıyorum. Bir işim, arkadaşlarım, yüksek lisans planlarım var. Ama geçmiş peşimi bırakmıyor. İyi günlerindeki Keremin gülüşünü hatırlıyorum. Annemi seviyorum ama çalınan çocukluğumu unutamıyorum. Ayşe Hanım mesaj atmaya devam ediyor ve her biri kaçtığım o evin yankısı gibi geliyor. Bir gün geri dönüp açıklayabilecek miyim, barışabilecek miyim bilmiyorum. Ama şundan eminim: o gün, İstanbula giden trene bindiğimde, aslında kendimi kurtardım. Ve bu acı gerçek, bana yürüme gücü veriyor.




