Kızı, babasını bir hurda gibi terk etti: Yürek burkan gerçek

Osman Yılmaz, hayatının sonunu yabancı bir kapının ardında, hemşirelerin gözetiminde, kendi çocukları tarafından terk edilmiş ruhlarla çevrili geçireceğini hiç düşünmemişti. Daha fazlasını hak ettiğine inanıyordu: saygı, sıcaklık, biraz huzur. Sonuçta, tüm hayatı boyunca çalışmış, ailesinin ihtiyaçlarını karşılamış, tek mutluluğu olan eşi Lale ve kızları Ayşe etrafında bir hayat kurmuştu.

Lale ile otuz yıldan fazla bir ömür paylaşmışlardı, elin parmakları gibi birbirlerine kenetlenmişlerdi. Lalenin vefatından sonra, ev soğuk ve sessiz bir yere dönüştü. Tek tesellisi, kızı Ayşe ve torunu Zeynepti. Elinden geldiğince yardım ediyordu: torununa bakıyor, emekli maaşını alışverişe harcıyor, kızı ve damadı işe ya da dışarı çıktığında onlara göz kulak oluyordu. Sonra her şey değişti.

Ayşe, mutfakta vakit geçirdiğinde ona yan gözle bakmaya başladı. Öksürüğü onu rahatsız ediyordu. “Baba, yeter artık, bırak da biz de yaşayalım!” sözü bir nidaya dönüştü. “Doktorlu, televizyonlu rahat bir huzurevi” konuşmaları sıklaştı. Osman direndi.

“Ayşe, burası benim evim. Eğer dar geliyorsa, kaynanana git.”

“Onunla anlaşamadığımı biliyorsun! Üstelik, yine başlama!” diye çıkıştı kızı.

“Sen sadece bu evin peşindesin. Babanı kapı dışarı etmek yerine, kendi hayatını kazan!”

Ona “bencil” dedi, “bir çözüm bulacağını” söyledi. Bir hafta sonra, Osman bavulunu topladı. İsteksizce değil, artık kendi evinde bir yabancı gibi hissetmeye dayanamadığı için. Tek kelime etmeden çıktı. Ayşenin yüzü gülüyordu. Neredeyse onu kapıya kadar kucağında taşıyacaktı.

Huzurevinde ona dar bir oda verdiler, küçük bir pencere ve eski bir televizyonla. Osman günlerini bahçede, gökyüzünün altında, kendisi gibi unutulmuş insanlarla geçiriyordu.

“Çocuklarınız mı getirdi sizi buraya?” diye sordu bir gün yanına oturan yaşlı kadın.

“Evet, kızım artık yer kapladığımı düşünüyor,” dedi gözleri dolu dolu.

“Benim oğlum da karısını seçti. Beni attılar. Adım Fatma.”

“Osman. Memnun oldum.”

Arkadaş oldular. Acı, iki kişiyle daha hafifti. Bir yıl geçti. Ayşe hiç aramadı. Hiç gelmedi.

Bir gün, kitap okurken tanıdık bir ses onu ürpertti.

“Osman Bey? Sizi burada göreceğimi hiç düşünmezdim,” dedi eski komşusu, doktor Emine, huzurevi sakinlerini muayene için gelmişti.

“Evet, bir yıldır buradayım. Artık kimse beni istemiyor. Bir telefon bile yok.”

“Tuhaf… Ayşe, köyde bir ev aldığınızı, dinlenmeye çekildiğinizi söylüyordu.”

“Keşke öyle olsaydı… Bu demir parmaklıklar ardında çürümektense…”

Emine başını salladı, içi burkulmuştu. Muayeneleri bitince geri döndü. Konuşmaları aklına takılmıştı. İki hafta sonra bir teklifle çıktı geldi:

“Osman Bey, annemin Egedeki evi boş. Geçen yıl aramızdan ayrıldı, eşyalarını sattık. Ev sağlam, yanında bir orman ve dere var. İsterseniz, sizin olsun. Ben oraya dönmeyeceğim, satmak da içime sinmiyor.”

Osman ağladı. Bir yabancı, kendi kızının reddettiği şeyi ona sunuyordu.

“Bir şey sorabilir miyim? Burada bir kadın var… Fatma. Onun da kimsesi yok. Onunla gitmek isterim.”

“Tabii ki,” dedi Emine gülümseyerek. “O da kabul ederse, sorun yok.”

Osman, Fatmanın yanına koştu:

“Hazırlan! Gidiyoruz! Egede bir ev, temiz hava, özgürlük. Güzel olacak. Niye burada kalalım?”

“Hadi gidelim! Yeni bir hayat için!”

Bavullarını topladılar, erzak aldılar. Emine, onları otobüse bindirmek yerine kendi arabasıyla götürdü. Osman, ona sarıldı, minnetini kelimelere dökemedi. Fısıldadı: “Ayşeye söylemeyin. Onun adını duymak bile istemiyorum.”

Emine gülümsedi, başını salladı. Olağanüstü bir şey yapmamıştı. Sadece insan gibi davranmıştı. Bugünlerde bu bile neredeyse bir kahramanlıktı.

Rate article
Lifequest
Kızı, babasını bir hurda gibi terk etti: Yürek burkan gerçek