Eskiden, bir zamanlar, küçük bir Anadolu kasabasında yaşayan bir gelin vardı. Adı Ayşe’ydi. Nazik, ince yapılı, masum gözlü bir kızdı. Evlendiği gün, annesi ona şöyle demişti:
“Sabret, kızım! Artık başka bir ailenin evindesin, onların adetlerine uyacaksın. Sen misafir değil, gelin olarak geldin.”
“Ama ne adeti, anne? Hepsi deli, özellikle kaynana! Benden nefret ediyor, apaçık ortada!”
“Hiç iyi kaynana duydun mu sen? Hepimiz bunu yaşadık, sen de yaşayacaksın. Önemli olan, zorlandığını belli etmemek. Sabret.”
Kaynanası, Fatma Hanım, mutfağın ortasında öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, ateş gibi yanan gözlerle Ayşe’nin üzerine yürüyordu:
“Şımarık! Gezip tozuyor yine! Erkek geziyorsa, kadının suçudur! Sana her şeyi tek tek anlatmam mı gerekiyor?”
Fatma Hanım, oğlu Mehmet’in sadakatsiz olduğundan şüphelenen gelinine çılgın gibi bağırıyordu. Ayşe, duvara yaslanmış, titreyen sesiyle konuşmaya çalışıyordu:
“Fatma Hanım, bu doğru değil. Ailesi var, çocuğu var…”
“Ailesi mi dedin? Sen mi ailesin? Yoksa bizi torunumuzdan uzaklaştıran şu çocuk mu?” diye alaycı bir kahkaha attı. “Hem senin terbiyen de yok zaten!”
“Ne terbiyesi? Ali daha bir yaşında, daha çok küçük.”
“Küçük mü? Komşunun torunu daha küçük, ama kucağa geliyor, seninkisi gibi huysuzluk yapmıyor!”
“O sizin torununuz,” dedi Ayşe, sesi titreyerek. “Belki de kötü insanları hissediyor da ondan uzak duruyor.”
“Biz mi kötüyüz? Yüzsüz kız! Kimin evinde bedavaya yaşıyorsun? Kimin ekmeğini yiyorsun? Nankör!”
Ayşe artık tartışmak istemiyordu. Mehmet’e defalarca ayrı yaşamak istediğini söylemişti, ama o, annesinin kucağında büyümüş bir adamdı. Evde rahattı. Çamaşır, yemek, temizlik hep yaşlıların sırtındaydı.
Fatma Hanım ise Ayşe’yi her fırsatta eziyordu. Önce ona yakın olmaya çalıştı. Ev işlerine yardım etti, dinledi, sabretti. Ama kaynanasının nefreti hiç bitmedi.
“Oğluma bu beceriksizi aldırmasaydı. Köyde kız mı yoktu?” diye komşulara anlatıyordu. Ayşe bunları duyuyordu.
Dayanamadığında annesine telefon açıp ağlıyordu. Annesi hep aynı şeyi söylüyordu:
“Sabret, kızım. Kaynanalar böyledir.”
“Babama söyleyeceğim!” dedi bir gün.
“Allah aşkına, baban şartlı tahliyede! Bir adım yanlış atsa, içeri alırlar!”
Babası, iri yarı, sert bir adamdı. Bir gün, birinin Ayşe’ye hakaret ettiğinde kavga çıkarmış, ceza almıştı. Eğer kızına kötü davranıldığını duysa, susmazdı.
Bir gün, Fatma Hanım yine bağırıp çağırırken, Ayşe’nin bebeği yeni sarı kanepeye küçük bir leke yapmıştı. Kaynanası deliye döndü:
“Kanepeyi mahvettin! Bunun parasını sen mi verdin? Ellerini kırarım!”
“Temizlerim,” dedi Ayşe, titreyerek.
“Temizleyemezsin! Hem sen kimsin de bana laf ediyorsun?”
O sırada kapıda bir gölge belirdi. Ayşe’nin babası, Hüseyin, baltasıyla içeri girdi. Fatma Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu.
“Hoş geldin, Hüseyin Efendi. Ben kızını terbiye ediyordum…”
“Nasıl terbiye ettiğini duydum,” dedi Hüseyin, soğuk bir sesle. Baltayı omzuna attı, kızının elini tuttu. “Hadi gidiyoruz.”
“Dur, kayınbaba! Oğluma ne diyeceğim?”
“Oğlun gelsin. Onunla konuşurum. Erkek erkeğe.”
Hüseyin, Ayşe’yi ve torununu alıp gitti. Mehmet uzun süre gelemedi, korkuyordu. Ama sonunda dayanamadı.
Hüseyin, damadıyla uzun uzun konuştu. Bağırmadı, tehdit etmedi. Ama masanın üzerindeki balta her şeyi anlatıyordu. Mehmet söz verdi: Ayrı ev tutacaklar, annesi karışmayacak, eşini koruyacaktı.
O günden sonra Fatma Hanım, gelininden ve torunundan uzak durdu. Mehmet ve Ayşe huzur içinde yaşadılar. Belki kayınpederin sözlerini hatırlıyordu, belki de gerçekten seviyordu…




