“Karım gerçekten sandığın gibi biri mi?”
“Ahmet, bunu sana düğün gününde söylemek istememiştim… Peki, yeni evlendiğin kadının bir kız çocuğu olduğunu biliyor muydun?” diyen iş arkadaşım beni direksiyon başında çakılı bıraktı.
“Ne demek istiyorsun?” dedim, inanmak istemeyerek.
“Benim eşim, düğününüzde senin Elifi görünce kulağıma fısıldadı: ‘Acaba damat, gelininin yetiştirme yurdunda bir kızı olduğunu biliyor mu?’ İnanır mısın Ahmet, neredeyse salatayla boğuluyordum! Eşim diyor ki, Elif doğumdan hemen sonra çocuğu reddetmiş. Benim Sevil doğumevinde doktor. Elifi boynundaki ben yüzünden hatırlamış. Kızına ‘Deniz’ adını vermiş ve kendi soyadını taşıyormuş, ‘Yılmaz’ gibi bir şey. Bu da beş yıl önceymiş,” dedi iş arkadaşım, tepkimi bekliyordu.
Şok olmuş bir halde direksiyona yapıştım kaldım. İşte sana hayat dersi!
Her şeyi bizzat araştırmaya karar verdim. Dedikodulara inanmak istemiyordum. Elbette, Elifin 18 yaşında bir çocuk olmadığını biliyordum, tanıştığımızda 32 yaşındaydı. Tabii ki bir geçmişi vardı. Ama bir çocuğu reddetmek? Bununla nasıl yaşanır?
Tanıdıklarım sayesinde Deniz Yılmazın bulunduğu yetiştirme yurdunu hızla buldum. Kurum müdürü bana ışıltılı gülüşlü bir kız çocuğunu tanıttı:
“Deniz Yılmaz ile tanışın. Kaç yaşındasın kuzum, amcaya söyle.”
Kızın şaşılığını fark etmemek imkânsızdı. İçim acıdı. O an onu benimsedim bile. Sonuçta bu küçük kız, sevdiğim kadının çocuğuydu! Dedem hep derdi:
“Çocuk, şaşı da olsa, anne babasına mucizedir.”
Deniz cesaretle yanıma yaklaştı:
“Dört yaşındayım. Sen benim babam mısın?”
Şaşkına döndüm. Her erkeği babası sanan bir çocuğa ne denir?
“Deniz, konuşalım mı? Bir annen ve baban olsun ister miydin?” diye sordum, tabii ki saçma bir soruydu, ama onu hemen kucaklayıp eve götürmek istiyordum.
“İsterim! Beni alacak mısın?” dedi, gözlerime akıllıca bakarak.
“Alacağım, ama biraz sonra. Bekler misin, tavşanım?” Gözlerim doldu.
“Beklerim. Beni kandırmayacaksın değil mi?” diye ciddileşti.
“Kandırmayacağım,” diyerek yanağına bir öpücük kondurdum.
Eve gidip her şeyi eşime anlattım.
“Elif, geçmişte ne olduğu umurumda değil, ama Denizi hemen eve getirmeliyiz. Onu resmen evlat edineceğim.”
“Bana sordun mu? Ben bu çocuğu istiyor muyum? Üstelik şaşı da!” diye bağırdı Elif.
“Bu senin öz kızın! Gözlerini ameliyat ettireceğiz, düzelecek. Bu kız bir mucize! Onu hemen seveceksin,” dedim, eşimin tavrına şaşırarak.
Sonunda, neredeyse zorla Elifi ikna ettim.
Evlat edinme süreci bir yıl sürdü. Bu sürede Denizi sık sık yurtta ziyaret ettik. O yıl içinde onunla arkadaş olduk. Elif hâlâ soğuk davranıyor, hatta süreci yarıda kesmek istedi. Ona devam etmesi için ikna ettim.
Sonunda Deniz evimize ilk adımını attı. Bizim fark etmediğimiz küçük şeyler onu heyecanlandırıyordu. Kısa sürede göz doktorları şaşılığını düzeltti. Ameliyat bile gerekmedi. Deniz, annesi Elife tıpatıp benzemeye başladı. Evimde iki güzellik vardı: Eşim ve kızım.
Ama Elif, Denizi hiç sevmedi. Kızımın sürekli yemek araması, bisküvi paketleriyle uyuması onu çileden çıkarıyordu. Beni ise üzüyordu. Aile bağlarını güçlendirmeye çalıştım, ama nafile… Eşim kendi kızına bile sevgi gösteremedi. Elif sadece kendini seviyordu bencilliği katılaşmış bir “ben”di.
Annem bir gün demişti ki:
“Oğlum, sen bilirsin ama biz Elifi başka bir erkekle görmüştük. Onunla mutlu olamazsın. Elif samimiyetsiz, dönek bir kadın. Seni aldatacak.”
Aşıkken körsündür. Mutluluğun yıldızlardan parlaktır. Elif benim idealimdi. Ta ki Deniz eve gelene kadar…
Deniz bir gün hastalandı. Ateşi vardı. Öksürüyor, burnu akıyordu. Elifin peşinden ayrılmıyor, oyuncak bebeği Zeyno ile dolaşıyordu. Bebeğini giydirmeye bayılırdı, ama o gün hastalıktan gücü yoktu. Elif birden bağırdı:
“Yeter artık! Rahat yok mu? Yat uyu!”
Deniz, bebeğini kucağına sıkıca sarıp ağlamaya devam etti. Aniden Elif, bebeği kaptığı gibi pencereyi açıp dışarı fırlattı!
“Anneciğim, benim Zeynom! Dışarıda üşür! Hemen alabilir miyim?” diye hıçkırarak kapıya koştu.
Ben hemen peşinden çıktım. Asansör bozuktu. Sekizinci kattan koşa koşa indim. Bebek, ağacın dalında baş aşağı sallanıyordu. Alıp karları silkeledim. Erimekte olan karlar, bebeğin yüzünde gözyaşı gibi duruyordu.
Eve çıkarken içim parçalanıyordu. Denizin odasına girdim. Kızım yatağının yanında diz çökmüş, başı yastıkta uyuyordu. Hafifçe yatırdım, yanına da Zeynoyu koydum.
Elif salonda sakince dergi okuyordu. Kızı umurunda bile değildi. İşte o an ona olan aşkım bitti. Kurudu, eridi, uçup gitti. Anladım ki Elif güzel ama içi boş bir şeker kağıdıydı.
Boşandık.




