Üç gündür Ayşe, evin her köşesini öyle bir temizliyordu ki sanki düşman toz değil, oğlundan ayıran zamanın ta kendisiydi. Geceyi başına dolamıştı, oysa otobüs köye ancak öğleden sonra varacaktı. Zaten uyuyamazdı. Murat, beş yıl sonra Almanya’dan eve dönüyordu. Beş yıldır onu sadece seyrek gelen fotoğraflarda ve kesintili internet bağlantısıyla yapılan video görüşmelerinde görmüştü.
Mutfakta, temiz bir örtünün altında börek hamuru mayalanıyordu. Akşamdan eti hazırlamış, gece geç saatlere kadar tek tek yaprak sarmalarını sarmıştı. Küçük ateşte saatlerce pişen sarmalar, evi Murat’ın çocukluğunun kokusuyla doldurmuştu. Peynirli börek de yapmıştı, küçükken ne çok severdi.
Şimdi yatak odasındaki aynaya baktı. Dikkatle taramıştı saçlarını, pazardan özellikle aldığı yeni yazmayı bağlamıştı. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıkları inceledi. Elli sekiz yıl, tıpkı tarladaki emeği, evin derdi ve biricik oğlunun hasreti gibi izlerini bırakmıştı.
“Acaba beni tanıyacak mı?” diye düşündü, sonra bu saçma düşünceye güldü. Onun annesiydi. Peki ya o? Almanya onu değiştirmiş miydi? Hâlâ aynı Türkçeyi konuşuyor muydu? Yoksul köy evinden, tozlu sokaklardan utanacak mıydı?
Komşular sabah boyunca bahçe kapısına uğramış, işleri varmış gibi yapıp aslında hazırlıkları görmeye gelmişlerdi. “Ayşe’nin oğlu dönüyor,” diye fısıldaşıyorlardı aralarında. “Almanların yanında büyük adam olmuş.”
Ancak çocuk büyütüp onları uzaklara yolcu edenler bilir: her bekleme günü, küçük bir sonsuzluk gibidir.
Öğlene doğru, sadece bayramlarda kullanılan büyük odada masayı hazırlamaya başladı. İşlemeli masa örtüsü, parlatılmış çatal bıçaklar, yılın geri kalanında kapalı duran vitrinden çıkarılan iyi tabaklar. Masanın ortasına, kristal bir vazoya bahçeden topladığı taze çiçekleri koydu.
Bitirince avluya çıktı ve ceviz ağacının altındaki banka oturdu. Buradan ana yolu görebilir, otobüs köy meydanında durduğunda duyabilirdi. Daha birkaç saat vardı, ama o beklemeye hazırdı. Kalbi, ilk randevusuna giden genç bir kızınki gibi atıyordu.
Türkiye’nin köylerinde onun gibi kaç ebeveyn bekliyordu? Kaç anne, uzaklara giden çocuklarının ziyaretleri arasında gün sayıyordu? Oğlunun daha iyi bir hayatı olsun diye hiçbir fedakarlık büyük gelmezdi, ama yalnızlığın bedeni bazen ağır oluyordu.
Saat dörde çeyrek kala, uzaktan otobüsün kornasını duydu. Tekrar ayağa kalktı, elbisesini düzeltti, saçlarını topladı. Bir an hareketsiz durdu, sanki ayaklarının altındaki topraktan güç topluyormuş gibi, sonra kapıya doğru yürüdü.
Otobüs köy meydanında durdu, toz bulutu kaldırarak. İçinden birkaç kişi indi – torbalarla dolu bir yaşlı kadın, iki genç, orta yaşlı bir adam. Sonuncusu, lacivert takım elbiseli, elinde bavulu ve bir demet çiçek olan uzun boylu bir gençti.
Ayşe donup kaldı. O’ydu, ama sanki değildi. Hatırladığından daha uzun, daha inceydi, kısa kesilmiş saçları ve köy manzarasında yabancı gibi duran şık duruşu vardı. Bir an için belirsizlik dalgası sardı onu.
Sonra takım elbiseli adam başını kaldırdı. Gözleri ışıldadı, yüzü bir gülümsemeyle değişti. Bavulunu yere bıraktı ve ona doğru koşmaya başladı.
“Anne!” diye bağırdı uzaktan.
Ve bir anda şık takım elbisenin hiç önemi kalmadı. Karşısında okuldan koşarak gelen küçük oğlu, bahçede ona yardım eden ergen, ne kadar uzağa giderse gitsin geri döneceğine söz veren genç vardı. Gözlerinde aynı sıcaklığı, aynı sevgiyi gördü.
Önüne geldiğinde Murat bir an durdu, ona bakmak, aynı kişi olduğundan emin olmak ister gibi. Sonra onu kollarına aldı, öyle sıkı sıkıya sarıldı ki neredeyse nefesini kesti.
“Anne,” diye fısıldadı, yüzü onun omzuna gömülü. “Benim annem.”
Ayşe yanaklarından süzülen yaşları hissetti. Konuşamıyordu. Onu sıkıca tuttu, tıpkı küçükken kalabalıkta kaybolmasından korktuğu gibi. Farklı kokuyordu – pahalı bir kolonya ve yabancı diyarların kokusu ama o hâlâ onun oğluydu.
“Hadi eve gidelim,” diyebildi sonunda Ayşe, gözyaşlarını silerek. “Seni bekledim.”
Murat ona çiçekleri uzattı beyaz güller. Bavulunu alıp koluna girdi. Birlikte, pencereleri ardına kadar açık ve oğlunun dönüşü için hazırlanmış sofayla bekleyen eve doğru tozlu köy yolunda yürümeye başladılar.
Tozlu yolda yavaşça ilerlerken Ayşe, yalnızlığın yıllarının ilkbahar güneşi altında eriyen kar gibi dağıldığını hissetti. Ne kadar kalacağı önemli değildi. Tekrar gidecek olsa bile. Şimdi o buradaydı, yanındaydı, ve bu an, dünya kusursuzdu.




