Ayşegül, iki çocuğa ile havalimanında onu bekliyordu ama o, elinde başka bir kadınla çıktı geldi.
On dokuz yaşındayken tanışmıştı Mehmet’le; Nijerya’nın ötesini hayal eden bir gençti. “Bir gün seni hiç görmediğin yerlere götüreceğim,” demişti. Ayşegül inanmıştı.
Yirmi birinde sessiz sedasız evlendiler. Hayat zordu. O sebze satarken, Mehmet evrak peşinde koşuyordu. Sonunda yurtdışı bursu çıkınca, “Açlıktan ölsem bile seni beklerim,” diyerek yolcu etti onu.
Önce mektuplar, sonra görüntülü aramalar… Ayşegül, önce birinci, sonra ikinci çocuğu tek başına büyüttü. Komşuların fısıltılarına kulak tıkadı:
“Unuttu mu seni acaba?”
“Gerçekten okuyor mu?”
Açlığa, yalnızlığa dayandı. Çocuklarına, bir kahraman gibi dönecek babalarından masallar anlattı.
Yedi yıl sonra bir telefon her şeyi değiştirdi: “Eve geliyorum. Yeni kıyafetler al. Beni havalimanında bekle.”
Ayşegül borç harç takım elbiseler dikti, çocuklarına eş kıyafetler giydirdi. Çiçekler, pankartlarla varış terminaline koştu.
Ama Mehmet yalnız değildi. Elinde yabancı bir kadın, arkalarında zıplayan bir çocuk… Terminalde kucaklaşan ailelerin sevinç çığlıkları arasında Ayşegül donup kaldı.
Çocuklar bağırdı: “Baba! Baba!” Mehmet onlara baktı, sonra Ayşegül’e… Soğuk, suçlu gözlerle. Yabancı kadına bir şeyler fısıldayıp kendi ailesinin yanından, yabancı gibi geçti gitti.
Çiçekler yere düştü. O gece Ayşegül karanlığa baktı; kırılmıştı ama yenilmemişti.
Yavaş yavaş hayatını yeniden kurdu. Kapı kapı dolaşıp ev yapımı ekmekler sattı. Çocuklarını gururla büyüttü.
Yıllar sonra kızı üniversitenin en başarılı öğrencisi oldu. Oğlu doktor çıktı. Mehmet ise terk edilmiş, perişan halde geri döndü. Dükkânında yalvardı: “Lütfen… Bir şans daha ver.”
Ayşegül dimdik baktı ona:
“Havalimanında sen seçtiğini yaptın. Bizim yanımızdan geçip gittin. O gün beklemeyi bıraktım.”
Bu sadece bir hüzün hikâyesi değil bir direniş destanı. Bazen ihanet, asıl hayatını inşa ettiğin ateşi tutuşturur.




