Logan hareketsiz durdu, etrafındaki şehrin durmak bilmeyen temposu devam ederken, bir kadının yüzüne bakakaldı. Onu bir daha göreceğini hiç düşünmemişti… en azından böyle bir şekilde değil.
Leyla Yılmaz. İlk aşkı. Dürüst olmak gerekirse, tek aşkı.
Onu bir zamanlar su kulelerine tırmanmaya cesaretlendiren, fırtınalarda çıplak ayakla dans eden, okul sonrası tribünlerin altında onu öpen ve Paris, şiir ile memleketlerinden çok daha büyük bir dünyaya dair hayaller fısıldayan kız.
Ama mezun olduktan sonra kaybolmuştu. Hiçbir not bırakmadan. Hiçbir telefon açmadan. Sadece… yok olmuştu.
Ve şimdi burada duruyordu, Chanel mağazasının önündeki kaldırımda titreyen iki kız çocuğunu kollarında tutarken, dünyanın onu unuttuğu izlenimini veriyordu.
Logan diz çöktü. Tam orada, üzerinde özel dikim takım elbisesi ve İtalyan ayakkabılarıyla, İstanbul’un kirli kaldırımlarında.
“Leyla…” diye fısıldadı, bu kez daha yumuşak.
O onun gözlerine bakamadı.
“Beni böyle görmeni istememiştim,” dedi sesi kısılarak. “Seni tanıdığımda neredeyse kaçacaktım.”
İkizler ona büyük, korkulu gözlerle baktı. Biri Leyla’nın kolunu çekiştirdi.
“Anne, üşüyorum.”
Kalbi sıkıştı. Anne.
Leyla’ya baktı, sesi onun hatırladığından daha yumuşaktı. “Onlar… senin mi?”
Başını bir kez salladı. “Deniz ve Selin. Üç yaşındalar.”
Nefesi kesildi.
Üç yaşında.
Tıpkı ona benziyorlardı, ama çenelerinin şeklinde tanıdık bir şey vardı. Selin’in güneş ışığında gözlerini kısması, tıpkı çocukken onun yaptığı gibi.
Kalbi hızla çarpıyordu.
“Onlar… benim mi?”
Leyla sonunda başını kaldırdı, gözleri yaşlı. “Sana nasıl ulaşacağımı bilemedim. Denedim… ama senin kim olduğunu öğrendiğimde, düşündüm ki…” Sesi titredi. “Bunu istemeyeceğini düşündüm. Beni. Onları.”
Aralarında, tanıdığı her şeyden daha ağır bir sessizlik çöktü.
Ne kadar böyle kaldıklarını bilmiyordu.
Sonra, yavaşça, sanki kararını çoktan vermiş gibi, ceketini çıkardı ve Leyla’nın omuzlarına doladı. Deniz’i nazikçe kucağına aldı, sonra Selin’e elini uzattı.
“Hadi,” dedi kararlı bir sesle. “Eve gidiyoruz.”
Sonraki günlerde medya alev alev yanıyordu.
“Teknoloji milyarderi Logan Arslan, şehir merkezinde tanınmayan bir kadın ve çocuklarla görüldü.”
“Milyarderin gizli ailesi mi?”
“Bir sokak kadınından penthousa: Logan Arslan’ın sessizliğini bozan kadın.”
Ama Logan umursamadı.
Gazete manşetlerini umursamadı.
Endişeyle arayan yönetim kurulu üyelerini umursamadı.
Sosyetik partilerdeki dedikoduları umursamadı.
Çünkü Leyla ve kızlar yukarıda, onun penthouse’unda, sıcak, güvenli ve doymuş bir şekilde uyuyorlardı.
Ve o nihayet yeniden bir şey hissediyordu.
Birkaç hafta sonra, Leyla yerden tavana uzanan pencerelerin önünde durmuş, ufku izliyordu.
“Ben bu dünyaya ait değilim, Logan,” dedi yavaşça. “Sen… sensin. Ben ise sadece…”
“Onların annesisin,” diye sözünü kesti. “Beni gerçekten tanıyan tek kişi sendin. Buraya herkesten daha çok ait olan sensin.”
Ona döndü, gözleri nemliydi. “Korktum.”
“Ben de,” diye fısıldadı. “Ama artık korkmuyorum.”
Sonra diz çöktü bir yüzük değil, henüz değil ama kalbiyle.
“Kal. Bir çözüm bulalım. Birlikte.”
Ve Leyla kaldı.
Paralar yüzünden değil. Penthouse, medya ya da lüks yüzünden değil.
Çünkü bir zamanlar lise koridorunda elini tutan adam, onu yeniden bulmuştu bu kez en soğuk sokakta, hayatının en zor anında.
Ve sırtını dönmek yerine…
Eve dönmüştü.
Ona.
Kızlarına.
Onların kaderindeki hayata.




