Her akşam okuldan çıktığında, Mehmet tek omzunda asılı çantası ve parmaklarında dikkatle sakladığı bir kır çiçeğiyle taş döşeli sokaklarda yürürdü.
**Solmayan Çiçek**
Küçük bir kasaba olan Safranbolunun sokakları, yağmur sonrası ıslak toprak ve sıcak ekmek kokardı. Herkesin birbirini tanıdığı, sırların rüzgârdan hızlı yayıldığı bir yerdi. Bu sokaklarda her gün, çantası bir omzunda, elinde bir kır çiçeğiyle yürüyen on iki yaşında bir çocuk vardı. Adı Mehmet Yılmazdı; zayıf, derin bakışlı ve yaşına göre sakin adımlarla yürüyen bir çocuk.
Gideceği yer hep aynıydı: “Sonbahar Işığı” Huzurevi. Krem renkli, büyük pencereli, begonvillerle dolu bir bahçesi olan eski bir bina. Okuldan sonra paslı kapısından içeri girmeden geçen bir gün olmazdı.
Yavaşça içeri girer, herkese selam verirdi: girişte örgü ören Ayşe Teyzeye, ondan hep şeker isteyen Hasan Amcaya ve ona şefkatle bakan personellere. Mehmetin orada olma sebebini biliyorlardı. Zorunluluktan değil, kimsenin anlamadığı bir söz yüzünden geliyordu.
İkinci kata çıkar, koridorun sonundaki 214 numaralı odaya giderdi. Onu bekleyen, saçları kar gibi beyaz, bazen boş bazen canlı gözlerle bakan Zehra Hanımdı.
“İyi akşamlar, Zehra Teyze,” derdi, çantasını bir sandalyeye bırakırken. “İşte en sevdiğiniz çiçek.”
“Sen kimsin, yavrum?” diye sorardı o, neredeyse her seferinde hafif bir gülümsemeyle.
“Yalnızca bir dost,” diye cevaplardı Mehmet.
Zehra Hanım bir zamanlar edebiyat öğretmeniydi; zarif, güçlü karakterli bir kadındı. Ama Alzheimer, yavaş yavaş hafızasının parçalarını çalmıştı. Onun için günler tekrar ediyor, yüzler birbirine karışıyordu. Yine de Mehmet yanındayken gözlerinde bir kıvılcım belirirdi.
Aylar boyunca ona Nâzım Hikmetin şiirlerini okudu, Sait Faikin hikâyelerini anlattı. Bazen tırnaklarını şeftali rengine boyar, bazen saçlarını özenle tarayıp örerdi. O, Mehmetin şakalarına güler, bazı sözler ruhuna dokunduğunda sessizce ağlar ya da onu gençliğindeki bir âşıkla karıştırırdı.
Personel, Mehmet için “genç bir bedende eski bir ruh” derdi. Hayır için ya da ödev için değil, isteyerek gelirdi.
“Bu çocuğun yüreği kocaman,” derdi huzurevinin en kıdemli hemşiresi Fatma.
**Kimsenin Bilmediği Sır**
Onu ziyaret ettiği tüm zaman boyunca, Mehmet hiçbir zaman Zehra Hanıma sadece bir “dost” olmadığını söylemedi. Onun tek torunuydu.
Hikâye hüzünlüydü: Zehra Hanım unutmaya başladığında, oğluMehmetin babasıonu huzurevine yerleştirmişti. Önce sık sık ziyaret ederdi, ama sonra bu ziyaretler seyrekleşti ta ki bir gün tamamen kesilene kadar. “Artık o, annem değil,” diyordu soğuk bir ifadeyle. Mehmet ise onu yalnız bırakmayı aklından bile geçirmezdi.
Evde babası ondan bahsetmekten kaçınırdı. “O artık aynı kadın değil,” derdi umursamazca. “En iyisi orada kalsın.”
Ama Mehmet için o hâlâ babaannesinin ta kendisiydi. Adını hatırlamasa da, bazen ona “Ahmet” ya da “Cemal” diye seslense bile, zihninin bir köşesinde sevginin yaşadığını biliyordu.
**İtiraf**
Bir kış günü, onu pencerenin yanında tararken, Zehra Hanım ona dikkatlice baktı. Gözleri, bir anlığına, onu tanıyor gibiydi.
“Oğlumun gözleri var sende,” diye fısıldadı.
Mehmet gülümsedi.
“Belki de kader bana onları ödünç verdi.”
Sesi daha da alçaldı, bir sır paylaşıyormuş gibi.
“Unutmaya başladığımda oğlum uzaklaştı artık onun annesi olmadığımı söyledi.”
Mehmetin içi acıdı, ama itiraz etmedi. Elini sıkıca tuttu.
“Bazen hafıza gittiğinde, insanlar da gider. Ama herkes gitmez.”
Bu sözler ona huzur vermiş gibiydi. Sonra yeniden düşüncelerine daldı.
**Son Yaz**
O yıl, Zehra Hanım daha sık hastalanmaya başladı. İyi günleri azalmıştı, bazen yataktan bile kalkamıyordu. Mehmet yine de onu ziyaret etti, uyurken ona kitap okumak ya da masasına çiçek bırakmak için.
Bir akşam, huzurevinin doktoru onunla konuştu.
“Oğlum, babaannen çok zayıf. Belki kışı geçemez.”
Mehmet başını öne eğdi, ama ağlamadı. Bu anın geleceğini biliyordu.
Son doğum gününde, elinde bir demet kır çiçeğiyle geldi. Oda taze çiçek kokuyordu. Zehra Hanım ona baktı ve aylardır görmediği bir berraklıkla,
“Beni unutmadığın için teşekkür ederim,” dedi.
Bu, konuştukları son gün oldu.
**Veda**
Zehra Hanım sessiz bir sabah vakti ayrıldı. Başucunda solmuş ama dökülmemiş bir kır çiçeği kaldı, sanki onun gitmesini beklemiş gibi.
Cenaze töreni sadeydi. Çok az insan katıldı: eski iş arkadaşları, huzurevi personeli ve Mehmet. Babası son anda geldi, gözyaşları olmadan, sert bir ifadeyle.
Hemşire Fatma, duygulanarak Mehmete yaklaştı.
“Evladım, neden hiç gelmeyi bırakmadın?”
Mehmet, kıpkırmızı gözlerle ona baktı.
“Çünkü o benim babaannemdi. Hastalandığında herkes onu bıraktı. Ben bırakmadım. Artık kim olduğumu bilmese bile.”
Bunu duyan babası, başını öne eğdi




