**Günlük Sayfamdan**
“Kime bakıyorsunuz?” Ayşe Hanım, torunu Mehmet’le birlikte verandaya çıktı ve misafire baktı. “Ben Ayşe Hanım’a geldim! Torunuyum, daha doğrusu torununun kızıyım. Ayşe Hanım’ın büyük oğlu Ali’nin torunuyum.”
Ayşe Hanım, güneşin altında ısınan bankta oturuyor, ilk bahar günlerinin tadını çıkarıyordu. Nihayet bahar gelmişti. Bu kışı nasıl atlattığını sadece Allah biliyordu.
“Bir kış daha dayanamazdım!” diye düşündü Ayşe Hanım, derin bir nefes aldı. Artık gitmekten korkmuyordu. Aksine, bu anı bekliyordu. Cenaze masraflarını biriktirmiş, kefenini bile almıştı. Bu dünyada onu tutan hiçbir şey kalmamıştı.
***
Bir zamanlar büyük bir ailesi vardı kocası Hüseyin Bey, uzun boylu, vakur bir adam, ve dört çocuk: üç oğlan, bir kız. Hepsi birbirine bağlıydı, birbirlerine yardım eder, nadiren kavga ederlerdi. Çocuklar birer birer büyüdü ve dört bir yana dağıldı.
İki büyük oğlan üniversiteye gitti, sonra farklı şehirlere iş için yerleştiler. Ortanca, okulda pek başarılı değildi, ama büyüdüğünde iş hayatında tutundu, zamanla yurtdışına taşındı ve orada kaldı. Kızı da köyde durmadı İstanbula uçtu ve kısa sürede evlendi.
Başta çocuklar sık sık anne babalarını ziyaret ederdi. Mektup yazarlar, cep telefonları yaygınlaşınca da aramaya başladılar. Torunlar birer birer geldi. Ayşe Hanım, eski çizgili bavulunu toplar, çocuklarından birine torun bakmaya giderdi.
Zamanla torunlar da büyüdü, artık onun bakımına ihtiyaç kalmadı. Ayşe Hanımı çağırmaları gittikçe azaldı, aramalar seyrekleşti. Ziyarete gelmek ise tamamen unutuldu kimsenin vakti yoktu. İş, aile, kendi büyüyen çocukları…
Babaları Hüseyin Beyin vefat haberi, hepsini köye topladı. Öyle sağlam bir adamdı ki, yüz yaşına kadar yaşayacak sanılırdı. Ama öyle olmadı.
Babalarını son yolculuğuna uğurladıktan sonra, çocuklar dağıldı. Başta annelerini arıyorlardı, ama zamanla bu da bitti.
Ayşe Hanım, aramaya kendisi devam etti, ama çocuklarının ona ayıracak vakti olmadığını görünce vazgeçti. Son on yılını böyle geçirdi. Yılda bir, biri aklına düşer, arardı. İşte o zaman Ayşe Hanım bir hafta boyunca kendi kendine gülümserdi.
Bir gün yine bankta oturmuş düşünüyordu ki:
“Merhaba, Ayşe Teyze!” bahçe kapısında genç bir delikanlı duruyor, gülümsüyordu. “Beni tanıdınız mı?”
Ayşe Hanım gözlerini kıstı:
“Mehmet! Sen misin?”
“Evet, Ayşe Teyze!” delikanlı sevinçle bahçeye girdi.
Mehmet, komşularının oğluydu. Ailesi sürekli kavga eden, geçimsiz insanlardı. Ayşe Hanım onu hep aç, üstü başı dağınık bir çocuk olarak hatırlıyordu. Acıyıp ona yemek verir, kendi çocuklarının eski kıyafetlerini giydirir, ailesi içki âlemindeyken onu evinde uyuturdu.
O hayatla uzun süre dayanamadılar. Öldüler. Mehmeti bir yetimhaneye aldılar, o günden sonra da bir daha görmedi. Çok özlemişti onu.
“Neredeydin bu kadar zaman, Mehmet?” diye sevindi Ayşe Hanım.
“Önce yetimhanede, sonra askere gittim, ardından okudum. Şimdi memlekete döndüm. Köyümüzü canlandıracağız!”
“Ne canlandırması?” elini savurdu Ayşe Hanım. “Herkes gitti.”
“Önemli değil! Ben yaparım!”
Ve Ayşe Hanımın hayatı değişti. Mehmet, köyün en büyük çiftçisi olan Ahmet Beyin yanında işe girdi. Boş zamanlarında kendi harabe evini tamir etti, Ayşe Hanımı da unutmadı bahçesine yardım etti, alışverişini yaptı. Ayşe Hanımın yüzü gülmeye başladı. Mehmete “oğlum” demeye başladı. Üç yıl böyle geçti.
“Gidiyorum, Ayşe Teyze,” dedi bir gün mahcup bir ifadeyle Mehmet. “Ahmet Bey iyice azdı. Çalıştırıyor ama para vermiyor. İş bulup gideceğim. Sakın kızma!”
“Nerede kaldı kızma? Allaha emanet ol!”
Ayşe Hanım yine yalnız kalmıştı. Bazen öyle bir iç geçiriyordu ki, ağlamak geliyordu içinden. Öylece günler geçti, bekledi durdu. Ama bir şey onu bu dünyaya bağlıyordu.
****
“Merhaba, Ayşe Teyze!” tanıdık bir ses duydu. Ayşe Hanım başını çevirip baktı.
“Mehmet! Sen misin?”
“Benim, Ayşe Teyze!” uzun boylu, şık giyimli bir genç, bahçeye girdi. “Geldim işte! Hem de tamamen!”
“Ah! Ne mutlu!” heyecanlandı Ayşe Hanım. “Gel içeri, hemen çay koyayım!”
“Çay iyi olur!” gülümsedi Mehmet. “Ama önce eve uğrayacağım. Seni bulacağımı bilseydim, hediyeler getirirdim!”
Yarım saat sonra, mutlu Ayşe Hanım ve Mehmet, eski porselen fincanlarda çaylarını yudumluyor, sohbet ediyorlardı.
“Ben öteki dünyaya hazırlanıyordum, Mehmet,” dedi Ayşe Hanım, gözlerini sildi.
“Öyle şey mi olur!” şakayla parmağını salladı Mehmet. “Ben geldim ya, şimdi seninle güzel günler göreceğiz! Herkes bize gıpta edecek! Para biriktirdim, kendi çiftliğimi kuracağım. Senin öyle yerlere gitmeye niyetin yok!”
“Ev sahibi! Kimse yok mu?” genç bir kız sesi onların huzurunu bozdu




