Sabah her zamanki gibi başladı. Pencereden henüz aydınlık sızmıyordu ama uyanan şehrin bastırılmış uğultusu duyuluyordu. Gözlerimi açtım, gerindim, yanımda uyuyan kocama, Aliye baktım. Sırtüstü yatıyordu, kolu yataktan sarkmış, yüzü bir çocuk gibi rahattı. Böyle anlarda son zamanlardaki kavgaları, onun tuhaf mesafeli halini, işten geç gelip “Her şey yolunda, sadece yoğunum” demesini düşünmemeye çalışıyordum. Ona inanmak istiyordum. Her şeyin iyi olmasını istiyordum.
“Günaydın,” dedim fısıldayarak, omzuna dokunarak.
Ürperdi, gözlerini açtı.
“Şimdiden mi?” diye mırıldandı, esneyerek. “Erken kalkmışsın.”
“Kahve istiyorum,” diye gülümsedim. “Belki birlikte kahvaltı ederiz?”
“Tabii,” diye başını salladı, kalkarken. “Ben yaparım.”
Gülümsedim. Bu, onun nadir görülen ilgi gösterilerinden biriydi. Son zamanlarda ev işlerine hiç karışmıyordu, yorulduğunu düşünmeye başlamıştım. Ama bugün farklı görünüyordu. Fazla dikkatli. Fazla özenli.
Duşa girdim, çıktığımda mutfakta taze demlenmiş kahve kokusu vardı. Ali masanın başında durmuş, koyu sı




