İrem pencere kenarında durmuş, İstanbul’a yağan yoğun karı izliyordu. Kocasıyla telefon görüşmesi sona eriyordu – on beş yıllık evliliklerinde sayısız kez yaptıkları olağan, sıradan bir konuşma.

Ayşe camın önünde durmuş, İstanbul’un yoğun karını izliyordu. Telefondaki kocasıyla konuşması bitmek üzereydi – on beş yıllık evliliklerindeki sayısız sıradan konuşmalardan biriydi bu. Mehmet, her zamanki gibi “iş seyahati”nden bahsediyordu; İzmir’de her şey yolundaydı, toplantılar planlandığı gibi gidiyordu, üç gün sonra dönecekti.

“Tamam sevgilim, görüşürüz o zaman,” dedi Ayşe, telefonu kulağından çekip kapatmak üzereydi ki aniden bir şey onu durdurdu. Hattın diğer ucunda genç, tatlı bir kadın sesi duyulmuştu:

“Mehmetçiğim, geliyor musun? Küveti doldurdum bile…”

Ayşe’nin eli havada kaldı. Kalbi bir an durdu, sonra göğsünden fırlayacakmış gibi hızla çarpmaya başladı. Hemen telefonu tekrar kulağına götürdü ama sadece kesik kesik bip sesleri duydu – Mehmet aramayı çoktan kapatmıştı.

Ayşe yavaşça koltuğa çöktü, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu. Aklında deli gibi dönüp duran tek bir şey vardı: “Mehmetçiğim… Küvet… İş seyahatinde küvet mi olur?” Son ayların tuhaf detayları bir bir gözünün önüne geldi: sık seyahatler, balkonda konuştuğu gece telefonları, arabasına sinen yeni bir parfüm kokusu…

Titreyen elleriyle dizüstü bilgisayarını açtı. Mehmet’in e-postasına girmek zor olmadı – şifresini biliyordu, tıpkı bir zamanlar aralarında güven ve dürüstlük olduğu günlerdeki gibi. Uçak biletleri, otel rezervasyonları… İzmir’in göbeğinde beş yıldızlı bir otelde “yeni evli çiftler için lüks suit”. İki kişilik.

Postalar arasında bir de yazışmalar vardı. Seda. Yirmi altı yaşında, fitness eğitmeni. “Aşkım, artık dayanamıyorum. Üç ay önce ayrılacağına söz vermiştin. Daha ne kadar bekleyeceğim?”

Ayşe’nin midesi bulandı. Gözünün önüne Mehmet’le ilk buluşmaları geldi – o zamanlar o sıradan bir satış müdürüydü, kendisi de acemi bir muhasebeci. Düğün için para biriktiriyorlar, küçücük bir ev kiralıyorlardı. İlk başarılarını birlikte kutluyor, zor zamanlarında birbirlerine destek oluyorlardı. Şimdi ise o başarılı bir genel müdür yardımcısı, kendisi aynı şirketin muhasebe müdürüydü… Ve aralarında on beş yıllık bir uçurum ve yirmi altı yaşında bir Seda vardı.

Otel odasında Mehmet sinirle bir aşağı bir yukarı yürüyordu.

“Niye yaptın bunu?” sesi öfkeden titriyordu.

Seda yatakta uzanmış, ipek sabahlığına sarınmış şekilde yatıyordu. Uzun sarı saçları yastığa dağılmıştı.

“Ne var bunda?” kedi gibi gerindi. “Zaten ayrılacağını söylemiştin.”

“Bunu ne zaman ve nasıl yapacağıma ben karar veririm! Ne yaptığının farkında mısın? Ayşe aptal değil, her şeyi anlamıştır!”

“İyi ya!” Seda birden doğruldu. “Otel odalarında saklanan bir sevgili olmaktan bıktım. Seninle restoranlara gitmek, arkadaşlarınla tanışmak, sonunda karın olmak istiyorum!”

“Çocuk gibi davranıyorsun,” dedi Mehmet dişlerini sıkarak.

“Sen de korkak!” ona doğru yürüdü. “Bana bak! Gençim, güzelim, sana çocuk doğurabilirim. Peki o ne yapabilir? Sadece paranı mı sayacak?”

Mehmet onu omuzlarından tuttu: “Ayşe hakkında böyle konuşma! Onu da, bizi de hiç tanımıyorsun!”

“Yeterince tanıyorum,” Seda kendini kurtardı. “Onunla mutsuz olduğunu biliyorum. İşe ve ev işlerine gömülmüş. En son ne zaman seviştiniz? Birlikte tatile ne zaman çıktınız?”

Mehmet pencereye döndü. Dışarıda, karlı İstanbul’da, Ayşe’yle paylaştıkları evde her şey yıkılıyordu. On beş yıllık evlilikleri, kaprisli bir kızın tek cümlesiyle kumdan kale gibi dağılmıştı.

Ayşe mutfakta oturmuş, soğumuş çay bardağını tutuyordu. Telefonunda kocasından onlarca cevapsız çağrı vardı. Açmamıştı. Ne diyecekti ki? “Sevgilim, sevgilinin seni banyoya çağırdığını duydum” mu?

Hafızası ortak anılarını canlandırıyordu: Mehmet’in restoranın ortasında diz çöküp ona yüzük vermesi, ilk evlerine – şehrin kenar mahallesindeki küçük iki odalı daireye – taşınmaları, annesini kaybettiğinde onun desteği, terfiini kutladıkları günler…

Sonra bitmek bilmeyen iş telaşları, krediler, tadilatlar başlamıştı…

En son ne zaman açık açık konuşmuşlardı? Ne zaman kanepeye sarılıp film izlemişlerdi? Ne zaman gelecek için planlar yapmışlardı?

Telefon tekrar titredi. Bu kez bir mesaj gelmişti: “Ayşe, konuşalım. Her şeyi açıklayacağım.”

Ne açıklayacaktı? Yaşlandığını mı? Ev işlerine boğulduğunu mu? Yoksa genç fitness eğitmeninin ihtiyaçlarını daha iyi anladığını mı?

Ayşe aynaya yaklaştı. Kırk iki yaşındaydı. Göz çevresindeki kırışıklıklar, ayda bir boyadığı beyaz saçları… Bu yorgun bakışlar, programa göre yaşama alışkanlığı, bitmek bilmeyen istikrar arayışı ne zaman başlamıştı?

“Mehmet, nereye gidiyorsun?” Seda, otel odasına döndüğünde onu asık bir suratla karşıladı. Karısına ulaşmaya çalışmaktan bitap düşmüştü.

“Şimdi değil,” dedi kravatını gevşeterek koltuğa çöktü.

“Hayır, tam da şimdi!” ellerini beline dayayarak önünde dikildi. “Bundan sonra ne olacağını bilmek istiyorum. Artık bir karar

Rate article
Lifequest
İrem pencere kenarında durmuş, İstanbul’a yağan yoğun karı izliyordu. Kocasıyla telefon görüşmesi sona eriyordu – on beş yıllık evliliklerinde sayısız kez yaptıkları olağan, sıradan bir konuşma.