Adım Ahmet Yılmaz ve Eskişehirin sessiz sokaklarında, bozkır rüzgarlarının soğuk dokunuşuyla yaşıyorum. 52 yaşındayım ve hiçbir şeyim yok. Ne eş, ne aile, ne işsadece terk edilmiş bir ev gibi içimdeki boşluk. Kendi ellerimle yıktığım hayatımın enkazı üzerinde duruyorum, kazdığım kuyuya bakıyorum.
30 yıl boyunca eşim Ayşeyle yaşadım. Ben evin geçimini sağlayan, o ise her şeyiyle ailemize adanmış biriydi. Onu evde, sadece bize ait bir dünyada tutmaktan mutluydum. Ama zamanla, onun şefkati, alışkanlıkları, sesi bile bana batmaya başladı. Sevgi, rutinin gölgesinde soldu. Normal sanmıştım, hayatın böyle akması gerektiğini düşünmüştüm. Ta ki kader bana taşıyamayacağım bir yük yükleyene kadar…
Bir akşam, mahalle kahvesinde Esrayla tanıştım. 32 yaşındaydı, benden 20 yaş gençışıl ışıl, hayat dolu, gözlerinde bir parıltı. Durgun hayatıma bir rüzgar gibi girdi. Gizlice buluşmaya başladık ve iki ay içinde o, hayatımın sırrı oldu. Sonunda Ayşeye geri dönmek istemediğimi anladım. Esraya âşık oldumya da öyle sandım. Onunla yeni bir hayat kurmak istedim.
Ayşeye gerçeği anlattığımda, bağırmadı, kırıp dökmedisadece bomboş gözlerle baktı ve başını öne eğdi. Onun da artık umursamadığını, hislerinin çoktan öldüğünü düşündüm. Oysa ne kadar incittiğimi şimdi anlıyorum. Boşandık. Çocuklarımızın büyüdüğü, her köşesinde anılar biriken evimizi sattık. Esra, Ayşeye hiçbir şey bırakmamam için ısrar etti. Dinledimpayımı alıp Esra için geniş bir daire aldım. Ayşe ise küçücük bir eve çekildi, tek kuruş bile vermedim. İşi yoktu, nasıl geçineceğini biliyordum, ama umursamadım. Oğullarım, Mehmet ve Can, bana ihanet eden biri olduğumu söyleyip kapıyı çekti. O an önemsemedimEsra vardı, yeni bir hayatım, yeterliydi.
Esra hamile kaldı, heyecanla çocuğumuzu bekledim. Ama doğduğunda, çocuk ne bana ne de ona benziyordu. Dedikodular başladı, kardeşim uyardı, ama duymazdan geldim. Esrayla yaşam bir kabusa döndü. Yorulana kadar çalışıyordum, evin masraflarını karşılıyordum, o ise sürekli para istiyor, geceleri kaybolup sarhoş dönüyordu. Evde kavga, dağınıklık, aç çocuk… İşimi kaybettimyorgunluk ve öfke beni bitirdi. Üç yıl bu cehennemde yaşadım, ta ki kardeşim DNA testi yaptırana kadar. Gerçek, bir balyoz gibi indi: çocuk benim değildi.
O gün Esradan boşandım. O da giderken eline ne geçirdiyse aldı. Yapayalnız kaldımne eş, ne evlat, ne de güç kalmıştı. Ayşeye dönmeye karar verdim. Çiçekler, şarap, pasta aldım, pişman bir köpek gibi kapısına gittim. Ama küçük evinde artık başkası oturuyordu, yeni adresini verdiler. Titreyerek oraya gittim. Kapıyı bir adam açtı. Ayşe iş bulmuş, bir iş arkadaşıyla evlenmiş, mutluyducanlı, ışıltılı, onu hiç böyle görmemiştim. Bensiz, küllerinden yeniden doğmuştu.
Sonra bir gün bir kafede karşılaştık. Dizlerimin üstüne çöktüm, yalvardım. Bana acınası bir zavallı gibi baktı ve tek kelime etmeden çekip gitti. Şimdi ne kadar aptal olduğumu anlıyorum. Neden 30 yıllık eşimi bıraktım? Neden ailemi, genç bir kadının peşinde tükenip terk edilmek için feda ettim? Bir yanılsama uğruna, kör bir aşk uğruna… 52 yaşındayım ve bomboşum. Çocuklarım telefonlarımı açmıyor, işim parmaklarımın arasından kayıp gitti. Değer verdiğim her şeyi kaybettim ve tek suçlu benim.
Her gece Ayşeyi rüyamda görüyorumo sakin gözlerini, sesini, sıcaklığını. Uyanıyorum ve yalnızlığın soğukluğunda anlıyorum: Onu hayatımdan ben uzaklaştırdım. Beni beklemiyor, affetmeyecek ve ben affedilmeyi hak etmiyorum. Hatamruhumu yakan bir iz gibi. Keşke zamanı geri çevirebilsem, ama artık çok geç. Çok geç… Şimdi Eskişehirin sokaklarında, kendi yıktığım hayatımın hayaleti gibi dolaşıyorum. Hiçbir şeyim yoksadece pişmanlık, ömrümün sonuna dek peşimi bırakmayacak olan. Ailemi, hayatımı mahvettim ve bu yükü tek başıma taşıyorum, çünkü artık düzeltebileceğim hiçbir şey yok.
Hayat bize şunu öğretir: Sahip olduklarımızın değerini kaybettikten sonra anlamak, en büyük acıdır.




