Yeni evlendiğimiz günlerde kocam beni aşağılamaya başladı, ama gizli bir operasyonda çalıştığımı bilmiyordu.
“Bu kadar güzel olduğuna inanamıyorum. Şansıma bak, senin gibi biriyle karşılaşacağım aklıma gelmezdi.”
Burak, bu sözleri ilk gecemizde, “Yıldız” restoranında yanıma oturduğunda söylemişti. Gözleri samimiyetle parlıyordu ya da insanların samimiyet sandığı şeyle.
Ben de hafifçe gülümsedim, bir an gözlerine baktım ve sonra bakışlarımı kaçırdım. Hafif kalkık çene, hafifçe düşük kirpikler aynada defalarca prova ettiğim bir ifade.
Ne fazla istekli, ne de soğuk. Biraz gizem.
Patronum, Albay Demir, dosyasını bana beş hafta önce vermişti.
“Ebru, ancak sen ona yaklaşabilirsin. Üç yıldır izliyoruz, ama hiçbir delil yok. Çok dikkatli ve kaypak. Ayrıca belirli bir kadın tipine ilgi duyuyor.”
“Nasıl bir tip?” diye sordum, dosyayı karıştırırken. Yakışıklı bir adamdı. Uzun boylu, otoriter bakışlı.
“Kontrol edebileceği türden. Keskin kenarları olmayan, itaatkâr olanlar.”
Başımı salladım. Ezberimde olan bir rol. Hazırlıklar, yeni kimlik, kıyafetler.
Ebru Yılmaz kayboldu, yerine Deniz Aktaş geldi yalnızlıktan bunalmış, aile hayali kuran bir çevirmen.
Şimdi karşımda oturuyordu. Gülümsüyor, inşaat projelerinden, sözleşmelerden bahsediyordu.
“Biliyor musun, Deniz,” dedi, elimi tutarak, “tesadüflere inanmam. Bizim tanışmamız kaderin bir oyunu.”
Parmaklarındaki gücü hissettim. Kontrol etme alışkanlığı. Öğretildiği gibi, gözlerimde biraz kırılganlıkla gülümsedim.
“Ben de öyle düşünüyorum, Burak.”
Sonraki üç ay bir rüzgâr gibi geçti. Çiçekler, lüks restoranlar, deniz kenarı gezileri. Cömert, dikkatli, kusursuzdu. Ben ise kasıtlı olarak sönük, mütevazı, onun ilgisinden memnun bir eş rolündeydim.
Her akşam merkeze rapor. Her sabah brifing. Şirketinin kirli işleri, rüşvet ağları yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
“Benimle evleneceksin,” dedi doksan ikinci günde. Sormuyor, emrediyordu.
Düğün beklediğimden erken oldu. Şehir dışında bir malikane. Beyaz gelinlik, şampanya, danslar.
Ekibim, uzak akrabalar kılığında salondaydı. Albay Demir, mavi takım elbiseli sert bir kadın. Dans ederken fısıldadı:
“En fazla iki-üç ay. Bilgisayarından belgelere ulaşmalıyız. İsimler, tarihler, görüşmeler”
Gülümseyerek başımı salladım. Parmağımda yüzük, kolyemin içinde mikro kamera vardı. Evde üç gizli kamera, çantada verici.
O gece, şehrin lüks semtindeki malikanesine gittik. Terasta yıldızları seyrederken arkamdan sarıldı. Nefesi viski kokuyordu.
“Artık benimsin,” diye fısıldadı, ellerimi sıkarak.
Döndüm, mutlu ve âşık görünmeye çalıştım. Ama gözlerinde bir şey omurgamda soğuk bir ürperti yarattı. Maskesini düşürmüş bir adamın bakışıydı bu.
Oyun başlamıştı.
Ertesi sabah perdelerin çekilmesiyle uyandım. Güneş gözlerimi yaktı.
“Kalk. Saat dokuz. Vakit kaybetme.”
Burakın sesi değişmişti keskin, sert. Yataktan doğruldum. Önümde bambaşka bir adam duruyordu.
“Kahvaltı on beş dakikaya hazır. Geç kalma.”
Cevap beklemeden çıktı. Maskesi analistlerin tahmin ettiğinden daha hızlı düşmüştü. Albay Demir haklıydı: “Bu tipler uzun süre rol yapamaz. Kontrol onları besler.”
Kahvaltıda hizmetçiler masayı hazırlıyordu. Burak, gözlerini laptopundan ayırmadan oturdu.
“Bugün bir çevirmenlik işi için görüşmeye gitmeyi düşünüyorum,” dedim, ekmeğe tereyağı sürerken.
“Hayır,” diye kesti, bakmadan bile. “Benim eşim asgari ücrete çalışmaz.”
“Ama işimi seviyorum”
Eli masaya öyle bir indi ki fincanlar zıpladı.
“Duymuyor musun? Hayır dedim!”
İçimde uzun zamandır unuttuğum bir his uyandı öfke. Gerçek Ebru Yılmaz, bir gün bir hırsızın kolunu kıran, silahlı bir suçluyu etkisiz hale getiren kadın, yüzeye çıkmak istiyordu.
Ama dayandım. Gözlerimi indirdim. Yumruğumu acıyıncaya kadar sıktım.
“Peki, canım.”
Sonraki haftalar soğuk bir savaşa dönüştü. Burak adım adım hayatımı kontrol altına aldı.
Dışarı çıkmak için izin. Telefon görüşmeleri dinleniyor. Kıyafetler onun zevkine göre. Her akşam nerede olduğumun hesabı.
“Dün de bu bluzu giymiştin,” dedi, kaşlarını çatarak. “Kendine bunu yakıştırabiliyor musun? Dağınık biriyle mi evlendim sandın?”
Sessizce gidip başka bir şey giydim. Her hakaret, her emir kaydoluyordu. Ama daha fazlası lazımdı ofisine, belgelere, tablo ardındaki kasaya erişim.
Geceleri uyurken evi karıştırıyordum. Gündüzleri kırık, itaatkâr eş rolündeydim.
Her patlaması özgüvenini arttırıyordu. Cezasızlık hissi büyüyordu.
“Benim malımsın,” dedi, çenemi sertçe kavrayarak. “Bunu unutma. Sen benim rahatım için varsın.”
“Tabii, Burak,” diye fısıldadım. Ama kulağımda Albay Demirin sesi vardı: “Bir hafta daha, Ebru. Neredeyse tamam.”
O akşam şansım yaver gitti. Duş alırken telefonunu masada unutmuştu
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



