Günaydın, sevgilim.
Günaydın, sevgilim.
Her zamanki gibi, alarm çalmadan bir dakika önce uyandı. Askerden kalma bir alışkanlıktı bu. Gözlerini açmadan yataktan aşağı kaydı, birkaç şınav çekti. Kan daha hızlı akmaya başladı, uykunun son izlerini silip süpürdü.
“Gidip çocukları uyandırayım, Elif.”
“Çocuklar” dediği, yandaki odada uyuyan on yaşındaki ikiz oğullarıydı. Babalarının küçük birer kopyası gibiydiler, ikisi de ağızları hafif aralık, aynı rüyayı görüyor gibiydiler.
Gece boyunca kaloriferler düzgün çalışmamıştı, bu yüzden sabah koşusuna çıkmaya risk etmedi, çocukları da erken uyandırmadı. “Çocuklar”ının artık güçlenmiş vücutlarını seyre daldı bir süre.
O, onların yaşındayken tam tersiydi: zayıf, çelimsiz, kamburu çıkmış bir çocuk. Ürkekti, bu da yaşıtları tarafından hep korkaklık sanılırdı. Dersleri kolay gelirdi ama arkadaşlarının alaylarına katlanmak zordu. Karşılık vermeyi bilmezdi; güçsüz olduğunu biliyordu. Beden eğitiminde var gücüyle çabalardı ama öğretmenin alayları moralini bozardı. Spor kurslarına gelince, annesi kesin bir dille karşı çıkardı:
“Ben entelektüel bir Türk çocuğu doğurdum, burnunu kırmayı öğrensin diye değil.”
Ürkekliği burada da engel olmuştu, güçlü olma hayali bu raundu da kaybetmişti. Aslında annesi pek sert bir insan değildi, genelde şefkatli, sevecen ve koruyucuydu Belki de tam da bu yüzden, liseden hemen sonra askere kaçmıştı. İki yıl sonra döndüğünde, antrenmanlı ve gelecek vaat eden bir sporcu olmuştu. O narin, ürkek Türk çocuğu, boks ta artık sağlam bir sporcu adayıydı. Annesinin üzüntüsüne ve beden eğitimi fakültesinin sevincine, spor kariyerine devam etmeye karar vermişti.
Üniversite yılları yepyeni bir hayat açtı: sık sık turnuvalar, yurt, yeni arkadaşlar. Yeni bir sorun da eklenmişti tabii: kızlar. Bokstaki başarılarına rağmen, doğuştan gelen utangaçlığı gitmemişti. Kızlarla konuşmak, onları randevuya davet etmek, hatta sadece selam vermek, on yaşındayken ne kadar zorsa yirmisinde de öyleydi. Ta ki o gelene kadar.
Elif, okulun yükselen yıldızıydı. Atlama dalında şampiyon, ince yapılı, sarışın, yeşil gözlü bir güzeldi. Zeki, gülümseyen ama sessiz, sanki bu dünyadan değilmiş gibiydi. Bu yüzden ona “Uzaylı” demişlerdi. Hemen arkadaş oldular.
Birlikteyken rahatlardı. Saatlerce konuşmadan yürüyebiliyorlardı. Turnuvalarda birbirlerine destek oluyorlardı. İlk öpücüklerinden sonra hemen evlenme teklif etti.
“Mars düğünlerini” tüm sınıf kutlamıştı. Onları, iyi yüreklilikleri ve samimiyetleri için severlerdi.
Bir yıl sonra Elif akademik izin aldıhamileydi. O da akşamları Sirkeci Garı’na gidip hamallık yapmaya başladı. Tuhaf ama tam da o günlerde ilk kez güçlü olduğunu hissetmişti. Ağır çuvallar yüzünden değil, ailesine bakabileceğini, çocuklarını büyütebileceğini anladığı için. Güçlüydü, çünkü onun yanında o vardı.
Elif çok endişeleniyordu ama doktor hamileliğin iyi gittiğini söyleyip şaka yapmıştı:
“Seni üzecek tek şey söyleyebilirim: eğer çocuk sevmiyorsan, işler iki kat kötüikizin olacak.”
Geceleri birlikte hayal kurarlardı. Çocuklarının nasıl büyüyeceğini, kendilerinin yıllar sonra nasıl olacağını, deniz kenarında alacakları evi Ama gece zaten hayal kurmak içindi.
Doğumdan bir gün önce, Elif elini tuttu, gözlerine baktı ve:
“Bana söz ver, ne olursa olsun, onları bırakmayacaksın!..” dedi.
Önce şaşırdı. Küsecek gibi oldu ama onun gözlerini görünce sadece başını salladı. Ertesi gün sancılar başladı. Doğum uzun ve zorlu geçti. Neredeyse bir gün boyunca bilinci kapalı kaldı, doktorlar kanamanın nedenini bulamıyordu. Bulduklarında ise çok geçti.
O gece ne yaşadığını hatırlamıyordu. Her şey bir rüya gibiydi. Sabaha karşı Sirkeci Garı’nda, bir su birikintisinin içinde ayıldı. Midesi bulanıyor, başı ağrıyordu. Kanında hâlâ alkol vardı ama aklına gelen tek düşünce onu anında ayıltmıştı: Onu bekleyen iki kişi vardı.
Üniversiteyi iyi bir dereceyle bitirdi ama artık turnuvalara gitmiyordu. Spor komitesi ona bir daire verdi, oraya “çocuklar”ıyla taşındı. İlk zamanlar annesi yardım etti, sonra oğulları büyüdü, üç kişi yaşamaya başladılar. BJK’de birkaç spor kursu veriyordu ama çocuklar okula başlayınca onların okuluna geçti. Sirkeci’ye gitmeyi bırakmadıbeden öğretmeninin maaşı ne kadar olabilirdi ki? Ama artık çuval da taşımıyordu, son birkaç yıldır vardiya amiriydi.
Zamanla her şey yoluna girdi ama yüreğindeki ağırlık gitmedi: Sanki içini dökmek istiyordu ama Elifsiz dilsiz kalmış gibiydi.
Bir ara arkadaşları onu biriyle tanıştırmaya çalıştılar. Ama randevularda bir saat bile oturamıyordu. Biri Elife bakışıyla benziyordu, diğeri saçını onun gibi düzeltiyordu
Sonra geceleri tek başına konuşmaya başladı. Önce ona konuştuğu halde yanında hissedememeye kızıyordu. Sonra alıştı. Onunla dertle




