Düğün sona erdi, misafirler dağıldı ve kızımız kocasının evine taşındı. Ev bir anda boşalmıştı. Bir hafta sessizliğin içinde kıvrandıktan sonra eşimle birlikte bir evcil hayvan almaya karar verdik. Artık bizi meşgul edecek, beslenme, eğitim, gezdirme ve temizlik gibi ebeveyn içgüdülerimizi canlı tutacak bir şey olsun istedik. Üstelik, umuyordum ki bu seferki evlat, kızım gibi terslemeyecek, sigaralarımı çalmayacak ve geceleri buzdolabını karıştırmayacaktı. Ne alacağımıza henüz karar vermemiştik, son anda seçmeyi düşündük.
Pazar günü, Kuş Pazarına gittik. Girişte sevimli guinea pigler satılıyordu. Eşime sorarcasına baktım.
“Olmaz,” dedi kesin bir tavırla, “Bizim kız karacaydı.”
Balıklar sessizdi, papağanlar ise renkleri ve gevezelikleriyle kızımızın ergenlik dönemini hatırlatıyordu, ama eşimin kuş tüyü alerjisi vardı. Maymun dikkatimi çekti, hareketleri tam da kızımın o huysuz zamanlarını anımsatıyordu. Ama eşim aramıza cenaze gireceğini söyledi, pes ettim. Sonuçta maymunla yeni tanışmıştık, eşime ise alışmıştım.
Geriye köpekler ve kediler kalmıştı. Köpekler sürekli gezdirilmek istiyordu, kedilerse başka dert açardı: Metro önünde yavru kedi satıcısı olarak görünmek istemezdim. Yani kedi olsun.
Bizim Kedimizi ilk görüşte tanıdık. Plexiglas bir akvaryumun içinde, etrafında şapşal yavrularla uzanıyordu. Yavrular ıslak burunlarını onun tüylü karnına sokuyor, uykulu uykulu patilerini hareket ettiriyordu. Kedi uyuyordu. Akvaryumun üstünde “Kuzu” yazıyordu. Satıcı, kedinin zor geçen çocukluğunu anlattı. Onunla birlikte büyüyen köpeğin neredeyse onu parçaladığını, artık evde yerinin kalmadığını anlattı.
Dış görünüşüyle asil bir İran kedisiydi, güzel gri tüyleri vardı. Ama burnunun basık olmasının ırk özelliği mi yoksa doğum travması mı olduğunu kanıtlayacak belgeler yoktu. Kayıp belgelere göre asıl adı “Kaiser”di, ama “Kuzu” ismine hemen alışmıştı. Onu satın aldık.
Eve kadar sorunsuz geldik. Kuzu, yol boyunca arabanın koltuğu altında mırıldanarak uyudu. Apartman girişinde, eşim alaycı bir ifadeyle sordu:
“Emin misin, kısırlaştırılmamış olduğuna?”
Gerginleştim. Sebebi eşcinsellere karşı bir önyargı değildi, sadece kısırlaştırılmış bir kedi bana insanlar tarafından acımasızca sakat bırakılmış Quasimodo’yu hatırlatıyordu. Kuzu’yu merdiven boşluğuna yatırıp hızlıca bir muayene ettim. Loş ışıkta tüylü kedi cinsel organları gözükmüyordu, karnı ise dolaşık tüylerle kaplıydı. Bir an kendimi zoofili gibi hissettim, patilerini hafifçe ayırdım. Kedi acıyla bağırdı, ama malzemeler yerindeydi gibiydi.
O gün, buzdolabını didiklemek için kızımız ziyarete geldi. Kuzu’yu görünce, kemirdiği pastayı bırakıp hayvana saldırdı. Annesiyle birlikte onu banyoya sokup çocuk şampuanıyla yıkadılar. Sonra onu kundak yapıp, nedense benim havlumla kurulayıp, saç kurutma makinesiyle kuruttular.
Şık görünüme kavuşan Kuzu’yu eşim taramaya başladı, düğümlenmiş tüyleri kesiyordu. Kedi mızmızlanıyordu. Ben onları rahatsız etmemek için mutfağa çekilip bira içtim.
Birden, odadan yürek parçalayan bir miyavlama ve gürültü duyuldu. Cam kırılmasının sesi ve bir çığlık… Bira şişesini bırakıp koştum. Eşim kanayan elleriyle koltukta sallanıyor, hıçkırıklara boğulmuştu. Yanında makas ve kedi tüyü yığını vardı. Kızımla birlikte yaralının başına toplandık.
“Ne oldu?”
Eşim bize acı dolu gözlerle baktı ve tekrar inledi:
“Ta-taşak-lar!”
“Ne taşakları?”
“Kop-tu-lar!”
“Nereden?”
“Kedi-den!”
Tıp uzmanı değildim, ama bir kedinin böyle bir şeyi kolayca kaybetmeyeceğinden emindim.
Ağlamalar arasında neler olduğunu anlamaya çalıştık. İyi bir insan olduğum için, eşimi boğasıım geliyordu. Ağlayan bir kadını öldürmek istemek bana hep merhamet gibi gelmiştir. Tıpkı ağır yaralı bir askere acı çekmesin diye son kurşunu sıkmak gibi.
Sonunda eşim sıkı sıkıya kapalı olan avuçlarını açtı. Kanlı ve gözyaşlarıyla ıslanmış ellerinde iki tüy yumağı duruyordu. Üzerlerindeki gri tüylerde kan damlaları parlıyordu. Meğerse eşim, arka bacaklar arasındaki düğümleri keserken kedi birden hareket etmiş. Makas, kedi çekilince kazara başka bir şeye kaymış. Ve eşimin dediğine göre, o “başka şey” taşaklarıymış.
Gözyaşları ve sümükler arasında anladığımız kadarıyla kedi acıyla bağırıp kanadı elleri tırmalayarak koltuğun altına saklanmıştı. Tabii bir de vazoyu devirmişti. Dürüst olmak gerekirse, onun yerinde olsam kafasını koparıp tüm evi dağıtırdım. Bunu eşime söyledim. O da tekrar ağlamaya başladı.
Kızımla birlikte paspas alıp yere uzandık. Koltuğun altında, tozlu köşede, yeni yetme bir kısırın amber renkli gözleri parlıyordu. Kedi hırıldıyordu. Sevimli çağrılar ve sosis tekliflerine yanıt vermedi. Bir erkek olarak onu anlıyordum.
Kızım paspasla




