İyi misin? diye yumuşak bir sesle sordum, cevabının sessizlik olacağını biliyordum.
Sonbaharın yağmurlu bir akşamıydı, zihnimi boşaltmak için şehirde bir yürüyüşe çıkmıştım. Genellikle gitmediğim, unutulmuş, karanlık ve umutsuzluğun gölgeleriyle kaplı bir sokaktan geçiyordum. Yolun sonundaki köprü, artık hiçbir şeyi kalmayanların sığınağı gibiydi.
Yağmurun ve arabaların gürültüsü arasında hafif ama belirgin bir ses duyunca kalbim durdu. Bir çocuğun ağlama sesiydi. Yaklaştığımda onu gördüm. Yerde kıvrılmış, yıpranmış giysilere bürünmüş, eski bir şapkayla yüzü örtülü küçük bir çocuk. Etrafta kimse yoktu. Üç yaşından büyük olmayan bu çocuk, gözleri kapalı, sanki karanlık onun kalıcı eviydi.
Yavaşça yanına gittim, onu korkutmaktan çekiniyordum, ama yüzündeki ifade tüm korkularımı unutturdu. Gözlerinde derin bir hüzün vardı, sanki dünya onu terk etmiş, soğuk ve yalnızlıktan başka bir şey bilmiyormuş gibi.
İyi misin? diye yine sordum, cevap vermeyeceğini biliyordum.
Şaşırtıcı bir şekilde, çocuk başını kaldırdı, elleriyle bir şey arar gibi hareket etti ve gözleri görmese de bana dik dik baktı. Gözleri boştu, ama ifadesi bir şeyler umduğunu söylüyordu; belki bir kurtuluş, belki bir merhamet işareti.
O an anladım ki bir şey yapmalıydım. Onu orada, unutulmuş bir dünyanın kucağına bırakamazdım. Onu nazikçe, kırılgan bir hazineymiş gibi kucağıma aldım ve evime götürdüm.
İlk günler zordu. Adını Emir koyduğum bu çocuk sadece gözlerini değil, insanlara olan güvenini de kaybetmişti. Bana ya da başkalarına nasıl güveneceğini bilmiyordu, ama bu benim için önemli değildi. Amacım ona hiç sahip olmadığı şeyi vermekti: sevgi, güven ve büyüme fırsatı.
Onu besledim, yıkadım, gözleri görmese de ona sürekli konuştum. Artık korkmasına gerek olmadığını, onu hep koruyacağımı söyledim. Zamanla yüzü gülmeye, sesime tepki vermeye başladı. Bende bir şeyler bulmuştu, onu güvende hissettiren bir şey.
Onu kendi oğlum gibi büyüttüm, ailesini sormadım, suçlu aramadım. Tek önemsediğim, onun sevgi dolu bir geleceği olmasıydı. Birlikte büyüdükçe, Emir olağanüstü bir zeka ve duyarlılık gösterdi. Belki de dünyayı görme lüksü olmadığı için, dokunarak, duyarak ve koklayarak hissediyordu. Ben de dünyayı onun gibi algılamayı öğrendim.
Bugün Emir mutlu ve meraklı bir çocuk. Beni her gördüğünde gülümsüyor, gözleri görmese de dünyası herkesin fark edemediği renklerle dolu. Benim için mucize, onu o köprünün altında bulmak değil, asıl ihtiyacının ona inanan biri olduğunu anlamaktı.
*Bazen en büyük iyilik, bir kalbe dokunmak ve onu yeniden hayata bağlamaktır.*
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



