Yıllar önceydi… Hatırlıyorum da, bir akşam vaktiydi. “Anne, neden beni doğum gününe davet etmedin?” diye sormuştu telefonda, parmakları ekranı sıkıca kavramıştı. Annesi derin bir iç çekti: “Sen de biliyorsun… Aileyi terk ettiğinden beri baban sana küstü. Mehmet ise hep Sibel’in yanında oldu, o da senden hoşlanmıyor zaten.”
Ayşe, aynanın karşısında göz makyajını düzeltiyordu. Nadir bir akşamdı bu; çocuklar olmadan arkadaşlarıyla çıkmıştı. Boşanma resmiyet kazanmamıştı ama eşiyle aynı evde yaşamaya devam edemezdi artık.
“Sen aileyi yıktın,” demişti babası.
“Her şeyi zorlaştırıyorsun,” diye eklemişti abisi.
Artık açıklama yapmayı bırakmıştı. Ne faydası vardı? Erkek dayanışması onları asla onun tarafına çekmeyecekti.
Ama annesinden duymak en acı olanıydı: “Kimse mükemmel değil, sen hayalperestsin.” Kimse onun neyden mutsuz olduğunu anlamıyordu. Yani, sorun onda olmalıydı.
Telefonu çaldı. Ahizeyi açtığında Leyla’nın coşkulu sesi duyuldu:
“Hazır mısın? Taksi kapıda bekliyor!”
“Evet, çıkıyorum.”
Çocuklar çoktan uyumuştu. Kayınvalidesi onlarla kalmayı kabul etmişti. Kendi annesi değil, o hâlâ Ayşe’yi boşanma kararından ötürü cezalandırıyordu. Kayınvalidesi ise tek anlayışlı olan gibiydi.
“Emin misiniz, baş edebilir misiniz?” diye sordu Ayşe, kapıdan çıkarken. “Bir şey olursa arayın, sakın çekinmeyin!”
“Tabii ki, git hadi!” diye güldü kadın. “Bebek değiller ya. Senin de yılda bir kere nefes almana ihtiyacın var.”
Başını salladı ama içinde bir şeyler sıkıştı. “Yılda bir kere…” Oysa üç yıldır sadece okul etkinlikleri ve veli toplantılarına gidiyordu.
Kulüp gürültülü ve kalabalıktı. Ayşe biraz endişeliydi çünkü uzun zamandır böyle bir yere adım atmamıştı. Sadece bir kadın olarak, bir anne ya da “başarısız bir eş” olarak değil…
Müzik kulakları sağır ediyordu. Işıklar, kahkahalar, yabancı bedenler, bira ve pahalı parfüm kokuları…
“Sonunda geldin!” Leyla kolundan tuttu. “Biz şimdiden başladık!”
Ayşe gülümsedi ve ilk kadehi bir dikişte bitirdi. Tanrım, ne kadar olmuştu…
“Dans edelim mi?”
“Biraz sonra, belki…”
Sonra onları gördü.
Salonun ortasındaki büyük masada abisi Mehmet, parıltılı elbisesiyle Sibel, babası şampanya kadehiyle, teyzesi, amcası… Tüm ailesi oradaydı.
“Ne…” Sesi titredi.
Leyla bakışını fark etti, o tarafa baktı:
“Ay, bak, senin ailen mi? Ne tesadüf!”
Tesadüf mü?
Ve o an kafasında bir şimşek çaktı. Çarşamba. Annesinin doğum günü.
“Anne, doğum günün çarşamba değil miydi?” diye sormuştu hafta sonu. “Hep cumartesi kutlardık. Bu sene de öyle mi?”
Annesi gözlerini kaçırmıştı:
“Canım, cumartesi neymiş, her sene mi kutlayacağız? Bu sefer işler çıktı…”
İşler mi? Tabii… “İşler”, Ayşe olmadan hep birlikte eğlenmekti. O, orada istenmeyen biriydi. Her şeyi mahveden…
“İyi misin?” Leyla’nın sesi ciddileşti.
Ayşe geri adım attı.
“Ben… eve gitmem gerek.”
“Ne?! Daha yeni geldin!”
Ama Ayşe çoktan çıkışa doğru yürüyordu. Kalbi hızla çarpıyor, gözleri yaşlarla doluyordu. Hiçbir aile üyesi onu fark etmemişti.
Taksiye bindi ve pencereye yaslanıp, nihayet ağlamaya başladı. Sessizce, hıçkırmadan. Onu görmek istemiyorlardı. Belki de hiç istememişlerdi.
Evinin önünde durdu, ama inmek istemedi. İçi öfke ve utançla yanıyordu. O ezeli soru: Neden? Bende ne eksik?
Tam kapıyı çarpacaktı ki telefonu çaldı. Abisinden bir mesaj: “Selam. Annemin doğum günü bugün. Sen kutladın mı?”
Apartmanın önündeki banka oturdu, cevap yazdı:
“Ben oradaydım. Siz beni görmediniz.” Gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. Mesajı sildi.
Telefon tekrar çaldı. Annesiydi.
“Alo?” Sesi titriyordu.
“İyi misin?” annesi fısıldıyordu, sanki biri duyacakmış gibi. “Mehmet dedi ki cevap vermiyormuşsun…”
“Ben kulüpteydim.”
Sessizlik.
“Hangi kulüpte?”
“Sizin şu an bulunduğunuz kulüpte.”
Derin bir nefes. Sonra arka planda gürültüler, annesinin eliyle mikrofonu kapattığı belliydi.
“Sen… bizi gördün mü?”
“Evet.”
Uzun bir sessizlik daha.
“Anne… neden?” Telefonu öyle sıkmıştı ki parmakları beyazlaşmıştı.
“Sen de biliyorsun…” Annesi iç çekti. “Aileyi terk ettiğinden beri baban sana darıldı. Mehmet de hep Sibel’in tarafında, o da senden hoşlanmıyor zaten.”
“Ya sen?”
Cevap yoktu.
Zaten belliydi.
Eve geldiğinde çocuklar uyuyordu. Kayınvalidesi yüzünü görünce sormadı bile, sadece ballı çay koydu:
“İç. Hâlâ titriyorsun.”
Ayşe fincanı aldı ve birden küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı:
“Onlar… kulüpteydi. Büyük bir kutlama yaptılar. Beni davet etmediler. Bilerek.”
Kayınvalidesi elini sıktı:
“Üzüldüm. Ağla, rahatlarsın. Sonra kendine sor: Böyle insanların arasında olmak ister misin? Gözyaşlarına değer mi?”
“Zor söylenir, sanır
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



