Evdeki sessizlik, ağır ve yapışkan bir bal gibiydi, sadece sobadaki odunların çıtırtısı bu durgunluğu bölüyordu. Ayşe Hanım, yorgun ve kırışıklarla dolu yüzüyle, oğlunun son eşyalarını bez çantaya yerleştirişini izliyordu. Yarın askere gidecekti.
“Oğlum, Cem, söyle bana, şu… şu hafifmeşrepte ne buldun?” diye patladı içindeki acıyla, sesi bir fısıltıya dönüştü. “Seni hiçe sayıyor! Burnu havada, seninse aklın hep onda. Köyde kız mı kalmadı? Mesela Fatma, Şahin’in kızı… Akıllı, çalışkan, seni gözlüyor, ama sen farkında bile değilsin. Sanki dünya Leyladan ibaret!”
Cem, geniş omuzlu, inatçı çeneli bir delikanlı, dönmedi bile. Parmakları alışkın hareketlerle düğümü sıkılaştırdı.
“Fatmayı istemiyorum, anne. Kararımı verdim. Çocukluğumdan beri Leylayı seviyorum. O benimle evlenmezse… Hiç evlenmem boşuna konuşma, rahat dur.”
“O seni perişan edecek, Cemciğim! İçime doğuyor!” diye hıçkırdı anne. “Güzel mi? Evet, şeytanın kendisi… Ama soğuk, havai. Şehirde parlamalı o, bizim köyde kuyruk sallamak değil.”
Cem nihayet döndü. Gözlerinde geçilmez, sert bir duvar vardı.
“Bu konu kapandı.”
Aynı sırada, bitişikteki evde, ucuz parfüm ve gençlik kokan odada ayna tamamen farklı bir manzara yansıtıyordu. Leyla, akşam ritüelini tamamlıyordu: gözlerine kalem çekmiş, dudaklarını özenle boyamıştı. Gösterişli ve pervasız hali, fark edilmek, yakalanmak, buradan çok uzaklara götürülmek istediğini haykırıyordu.
“Leyla, nereye böyle süslenip püsleniyorsun?” diye seslendi mutfaktan annesi. “Yine mi dansa? Dans sonrası sabaha kadar eğlence mi? Hiç değilse Cemi çağırsaydın. Oğlan fena mı? Teknik okulu bitirdi, boş biri değil. İşçi tuttu, babasıyla ev yapıyorgelecekteki eşi için, diyor. Tek seni görüyor, aklı hep sende.”
Leyla burnundan soluyarak aynada kendini seyretti.
“Cem dediğin kaba saba bir köylü. ‘Ev yapıyormuş’… Gençlik bir kere gelir, anne! Yaşamak, eğlenmek lazım, o ise öküz gibi çalışıyor, hiçbir yere gitmiyor. Gençliğim geçecek, hatırlayacak bir şeyim olmayacak. Ona ihtiyacım yok, duyuyor musun? Kesinlikle. Aklından bile geçirme.”
Ve bir kelebek gibi evden uçup gitti, ardında huzursuz bir parfüm bulutu bırakarak.
O yıl sonbahar altın rengi ve acıydı. Cem, diplomasını alır almaz askerlik çağrısını da aldı. Ailesi mütevazı ama samimi bir uğurlama düzenledi. En yakın komşuları olarak Leyla ve annesi de geldi.
Cem, üzerine tam oturmayan yeni takım elbisesi içerisinde, fırsat kolluyordu. Kalbi gırtlağında atıyordu. Leylayı koridorda, duvara yaslanmış halde yakaladı.
“Leyla…” diye başladı, sesi ihanet edercesine titredi. “Sana… mektup yazabilir miyim? Bütün askerler yazar… sevdiklerine. Benim… sevdiğim yok. Belki… benim olur musun? En azından uzaktan?”
Leyla ona acır gibi baktı, sevimli ama sıkıcı bir köpeğe bakar gibi. Bir an düşündü.
“Tamam, yaz. Canım isterse cevap veririm. İstemezse kızma. Olur mu?”
Bu kadarı bile yeterdi. Yüzü öyle bir umutla, öyle bir parlaklıkla aydınlandı ki Leyla bir an gözlerini kaçırdı. Neredeyse utanmıştı.
Bir süre asker mektuplarına cevap verdi, düzgün asker el yazısıyla yazılmış mektuplara. Ama lise bitince şehre koştu, öğretmen okuluna girmek için. Köyün solgun hayatı, saf asker mektuplarıyla birlikte geride kaldı. Yazışma aniden kesildi.
Annesi iç çekti, kızının aklını başına alıp Cemi beklemesini, yerleşmesini umuyordu. Ama Leyla duymak bile istemiyordu.
“Üniversiteyi bitireceğim, şehirli, kültürlü biriyle evleneceğim! Bir daha asla bu ıssız, unutulmuş köye dönmeyeceğim!” diye çığlık attı annesi köylü taliplisini savunmaya çalıştığında.
Ama kader onunla acımasızca dalga geçti. İlk sınavkompozisyonberbat geçti. Acı ironi şuydu ki suçlayacak kimse yoktu. Köydeki okulda öğretmen hep eksikti. Türkçe ve Almancaya bir kişi bakıyorduElsa Hanım. Almancayı mükemmel biliyordu ama Türkçesi zayıftı. Leyla, sınıf arkadaşlarının çoğu gibi, ikisini de tam öğrenememişti.
Ama Leyla uzun süre üzülecek biri değildi. Şehir ışıklarıyla çekiyordu, kısa sürede Edipte teselli buldu. Edip, hukuk fakültesinin son sınıfındaydı, ailesi Kuzeyde çalışırken üç odalı evde yalnız yaşıyordu.
Leyla kısa sürede ona taşındı. Annesinden para dilenmemek için bir işçi yemekhanesinde iş buldu. Tabii ki aşçı olarak değil. Tezgâhta poğaça satıyor, işçilerin bakışlarını üzerinde hissediyordu.
Edipin evinde hızla yerleşti: dağınık odaları parlattı, güzel çorbalar pişirdi, işten poğaçalar getirdi. Kendini evin hanımı, neredeyse eşi gibi görüyordu. Ev var, gelecek vaat eden bir erkek var. Belki çocuk bile düşünebilirdi.
Edipe delicesine aşıktı, başı dönüyordu. Onun için şehirli, güzel hayatın ta kendisiydi.
Neredey




