O gün, beş yıldır kapımda görmediğim bir kadın çıkageldi: Tamara Hanım. Bizim burada, Yenimahalle’de ona “paşakadını” derlerdi.

O gün, beş yıldır kapımda görmediğim bir kadın geldi. Tamara Hanım. Bizim burada, göz ardından “paşakadını” diye çağırırdık onu. Asker kocasından değil, havasından, bakışlarındaki o jilet gibi keskin ifadeden ve köyümüzün etrafını üç kez çevreleyecek kadar büyük gururundan dolayı. Daima dimdik yürür, çenesini yukarı kaldırırdı; sanki köyümüzün çamurlu yollarında değil de sarayın parkelerinde geziyormuş gibi. Kimseyle de fazla samimi olmazdı, omuz üstünden bir selam verir geçerdi.

Şimdi ise sağlık ocağımın eşiğinde duruyordu. Kendinden geçmişti. Sırtı alışkanlıkla dimdikti belki ama gözlerinde vurulmuş bir ceylanın hüznü vardı. Alnına kadar çektiği rengârenk yazmasıyla saklanmak ister gibiydi. Eşikte duraksadı, içeri girmeye cesaret edemiyordu.

“Gir içeri, Tamara Hanım,” dedim yumuşak bir sesle. “Soğukta ne bekliyorsun? Aspirin için gelmediğin belli.”

İçeri girdi, sobanın yanındaki tabureye oturdu, ellerini dizlerine koydu. Elleri hep bakımlıydı, şimdi ise kurumuş, çatlamıştı; parmakları hafifçe titriyordu. Sustu. Ben de üstelemedim. Ona nane ve ıhlamur çayı doldurdum, önüne koydum.

“İç,” dedim. “İçin ısınsın.”

Fincanı aldı, gözlerinde biriken yaşlar parlıyordu. Akmadılar, gururu izin vermedi, kuyudaki su gibi öylece durdular.

“Tamamen yalnızım, Ayşe Hanım,” diye iç çekti sonunda, sesi kırık ve tanınmaz haldeydi. “Gücüm kalmadı. Geçen gün elimi incittim, kırılmadı şükürler olsun ama acıyor, kahrolası Ne odun taşıyabiliyorum, ne su. Sırtım öyle ağrıyor ki nefes alamıyorum.”

Şikâyetleri bahar yağmuru gibi aktı, bulanık ve acı. Ben dinledim, başımı salladım, ama gözümün önünde şimdiki halinden çok, beş yıl öncesi canlanıyordu. Evinde, köyün en düzgün evinde, kahkahalar yankılanırdı. Tek oğlu, İbrahim, yakışıklı ve çalışkan bir delikanlı, bir gelin getirmişti. Elifi.

Kızcağız bir melekti. İbrahim onu şehirden getirmişti. Gözleri berrak, güven doluydu. Sarı saçları kalın bir örgüyle bağlanmıştı. Elleri her işe alışkın, incecikti. İbrahimin ona nasıl vurulduğu belliydi. Ama Tamaranın ona neden gıcık kaptığını köyde kimse anlamamıştı.

Kaptı işte. İlk günden itibaren Elifi yemeye başladı. Oturuşu yanlış, bakışı yanlış. Çorbası yeterince kırmızı değilmiş, yerler yeterince temiz değilmiş. Komposto yapsa, “Şeker israfı” derdi. Bahçeyi çapalasa, “Isırganları söküp atmış, beceriksiz” diye söylenirdi.

İbrahim başta savundu, sonra pes etti. Anasının gözbebeğiydi, hep onun kanatları altında büyümüştü. İkisi arasında rüzgârda sallanan kavak yaprağı gibi gidip geliyordu. Elif ise sustu. Her gün biraz daha soldu, eridi. Bir gün onu çeşmenin başında gördüm, gözleri doluydu.

“Niye katlanıyorsun kızım?” diye sordum.

Acı bir gülümsemeyle, “Nereye gideyim, Ayşe Teyze?” dedi. “Onu seviyorum. Belki alışır bana, yumuşar”

Yumuşamadı. Son damla, Tamaranın annesinin yaptığı eski bir işlemeli örtüydü. Elif yıkarken desenler biraz solmuştu. Ah, o günkü kavga Bütün sokak duydu.

O gece Elif sessizce gitti. Sabah İbrahim deliye döndü, onu aradı, sonra annesine gitti, gözleri kupkuruydu.

“Sen yaptın bunu anne,” dedi tek cümleyle. “Mutluluğumu mahvettin.”

O da gitti. Söylentilere göre Elifi şehirde bulmuş, evlenmişler, bir kızları olmuştu. Annesine ise bir daha uğramadı. Ne bir mektup, ne bir telefon. Sanki köprüyü attı.

Tamara başta dik durdu. “İyi oldu,” dedi komşulara. “Böyle gelin bana gerekmez. Oğlum da oğul değilmiş, beni bir etek için terk etti.” Ama kendisi bir anda yaşlandı, çöktü. Mükemmel, tertemiz evinde tek başına kaldı. Şimdi karşımda oturuyordu ve bütün o paşa gururu, kabuğundan soyulmuş bir soğan gibi dökülmüştü. Geriye sadece yaşlı, hasta, yalnız bir kadın kalmıştı. Bumerang kötü niyetle fırlatılmaz, sadece bir daire çizip geri döner.

“Kimseye gerek olmadım, Ayşe Hanım,” diye fısıldadı, yanağından ilk gözyaşı süzüldü. “İp atsam kimsenin umurunda olmaz.”

“Böyle konuşma günah, Tamara Hanım,” diye sertçe cevap verdim, içim acıyla dolmuştu. “Hayat yaşamak içindir, ip atmak için değil. Gel şu sırtına bir iğne yapayım, ağrın geçsin. Sonrasına bakarız.”

İğneyi yaptım, kokulu bir merhemle sırtını ovdum. Biraz canlanmış gibiydi, omuzlarını geri attı.

“Sağ ol, Ayşe Hanım,” dedi. “Birinden iyilik göreceğim hiç aklıma gelmezdi.”

Gitti, ama içimde bir taş kaldı. Tedavi edebiliyorum belki, ama bazı hastalıklar vardır ki ne ilaçla ne iğneyle geçer. Bu hastalığın adı yalnızlıktır. Tedavisi ise yalnızca bir başka insandır.

Birkaç gün düşündüm, içim rahat etmedi. Sonra tanıdıkları arayarak İbrahimin telefonunu buldum. Telefonu çevirirken ellerim titriyordu. Ne diyecektim? Nasıl başlayacaktım? Telefonu açtı, sesi tanıdıktı

Rate article
Lifequest
O gün, beş yıldır kapımda görmediğim bir kadın çıkageldi: Tamara Hanım. Bizim burada, Yenimahalle’de ona “paşakadını” derlerdi.