Bir Kadının İntikamı
Taşrada fizik öğretmenliği yapan Ahmet Kaya, kırk bir yaşında ikinci kez evlenmişti. Genç ve güzel, nazik ve sakin eşi Ayşe ise otuz yaşındaydı. İlk görüşte kalbini çalmıştı bu tatlı kadının.
İlk evliliğini dokuz yıl sürdükten sonra Emineden boşanmıştı. Kızları Elifi çok seviyordu ama Emine, boşandıktan sonra memleketine dönmüş, kızıyla görüşmesine izin vermemişti.
“Ahmet, o huysuz kadından kurtulduysan, bir daha evlen işte,” diye akıl veriyordu en yakın arkadaşı Selim, köyde polis memuruydu.
“Keşke öyle olsa Selim, ama içime sinen birini bulamadım. Hem, yine yanlış birine denk gelmekten korkuyorum.”
Derken köye yeni bir hemşire geldi. Ayşe adındaki bu genç kadınla okul dönüşü tesadüfen karşılaştı Ahmet.
“Vay, yeni biri Kim bu güzel?” diye geçirdi içinden ve selamlaşarak geçti.
“Selim, köye yeni gelen bu kız kim?” diye sordu Ahmet, arkadaşının ofisine uğramıştı.
“Kim? Nereden biliyorsun?” dedi şaşkınlıkla Selim.
“Az önce karşılaştım, sarışın, zarif, ciddi duruşlu biri.”
“Ha, o mu? Hemşire Ayşe. Üç gün önce geldi, sağlık ocağında çalışıyor. Emekli olan Fatma Hanımın yerine.”
“Güzelmiş, vakit kaybetme, kaçırma şansını,” diye güldü Selim.
Tanışmaları zor olmadı. İki gün sonra, yine “tesadüfen” iş çıkışında karşılaştılar.
“Merhaba, ben Ahmet. Köy okulunda fizik öğretmeniyim. Evli değilim,” diye gülümsedi. “Sen hemşiresin, peki senin medeni halin?”
“Merhaba, evet hemşireyim. Medeni halim seni neden bu kadar ilgilendiriyor?” diye ciddiyetle sordu Ayşe.
“Çok. Anlatamam bile…”
Böylece görüşmeye başladılar ve kısa süre sonra köyün tek lokantasında küçük bir düğünle evlendiler.
Ayşe de daha önce evlenmişti, ancak sadece bir yıl sürmüştü. Şükür ki hamile kalmamıştı. Kocası içkiye düşkündü, sürekli para istiyordu. O yüzden sessizce ilçeden bu köye kaçmıştı.
Eylülün ilk günü, tüm öğretmenler gibi Ahmet de törenden sonra “Öğretmenler Günü”nü kutlamak için lokantaya gitti.
“Ayşeciğim, bugün biraz geç kalacağım, malum öğretmenlerin geleneği, ekipten ayrılamam.”
“Tamam Ahmet, ama yine başka birinin parfüm kokusuyla gelme sakın.”
“Ayşe, ne diyorsun? Geçen sefer de anlattım ya, Zeynep Hanım ceketini benimkinin üstüne asmıştı.” Bu konuşmadan sonra eşinin kıskanç olduğunu anlamıştı.
Akşam keyifli geçti, biraz serin havada masada herkes birbirine kariyer, çocuk, torun temennileriyle şenlik yapıyordu. Ahmet de neşeliydi, ama Zeynep Hanım ona hüzünlü hüzünlü bakıyordu. Yaşı elliyi geçmişti, hiç evlenmemişti ve bir ara Ahmeti kendine bağlayacağını ummuştu. Ta ki bu genç hemşire çıkagelene kadar.
Lokantadan eve biraz çakırkeyif döndü. Kapıyı açtı, içerisi karanlıktı.
“Ayşe!” diye seslendi, ceketini asarken. “Sağ salim geldim!”
Salona girdi, karanlıktı. Eşinin yatak odasında kitap okuduğunu düşündü, okumayı severdi çünkü.
“Ayşe, işte buradasın,” dedi gülümseyerek. Ayşe, yatağın üzerinde bacaklarını kıvırmış, elinde kitap, başucu lambasının ışığında oturuyordu. “Güzel bir akşamdı, fazla da içmedim, hatta erken bile geldim,” diye kahkaha attı.
Ayşe gözlerini kaldırdı, ama bakışları buz gibiydi, boş ve yabancı.
“Ayşe, ne oldu sana?” diye telaşlandı Ahmet. “Normalde gülerek karşılarsın beni. Yoksa içtiğimi mi düşünüyorsun? Hayır, birkaç kadehten fazlasını içmedim. Bugün bizim günümüz, neşelenmek lazım.”
Ayşe başını salona doğru çevirdi ve kuru bir sesle:
“Masada sana bir mektup var, oku.”
Ahmet salona gitti, üzeri açılmış bir mektup gördü. Mektubun adresi zarif bir el yazısıyla yazılmıştı, gönderen yoktu.
“Merhaba Ahmet. Sana yazmaya karar verdim. Kimin yazdığını anlarsın, senin tek aşkın benim. Yazmak istemezdim, ama şimdi senden bir bebek bekliyorum. Ne yapacağın senin vicdanına kalmış. Evlendiğini biliyorum…”
Ahmet şok olmuştu. Kiminle, ne zaman böyle bir şey yaşadığını düşündü ama aklına bir şey gelmedi. Belki de bir şakaydı bu. Sadık bir eşti, Ayşeyi çok seviyordu.
“Ayşe, sen buna inandın mı?” diye sordu, ayılmıştı bir anda. “Bu bir şaka olmalı. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun.”
Ayşe duvara dönük, sessizce duruyordu. İnanmak istiyordu ama mektup onu derinden sarsmıştı. Zaten mektubu açmasının sebebi de buydu: “Okurum, aramızda sır olmamalı.”
Ahmet uzun süre eşini ikna etmeye çalıştı, yeminler etti, ama Ayşenin gözlerindeki güvensizliği görünce sustu. Sabahın hayırlısıyla konuşurlardı belki. Yatmaya hazırlanırken Ayşe:
“Salonda yat.” dedi.
Ertesi gün okuldan çıkınca Selime uğradı. Mektubu gösterdi.
“Ahmet, dalga mı geçiyorsun? Bu yazıyı kimin yazdığını nasıl bulayım?” diye başını kaşıdı Selim. “Suç unsuru yok ki, aşk mektubu gibi bir şey.”
“Selim, ailem mahvoluyor. Ayşe bana inanmıyor.”
“Bütün köy




