“Taşınıyorum. Anahtarlarını halının altında bırakıyorum,” diye yazmıştı kocası telefon mesajında.
“Yine mi aynı şey, Deniz! Ne zamana kadar böyle devam edeceksin? Her kuruşun hesabını yapıyoruz, sen hâlâ yeni bir mont istiyorsun. Eskisi mi parçalandı yoksa?”
“Mehmet, parçalanmadı ama yedi yıllık! Yedi yıl! Üstümde bir dilenci gibi dolaşıyorum. İş yerindeki herkes üç kez gardırobunu yeniledi, bir ben hâlâ geçen yüzyıldan kalma gibiyim. Bir tane montu hak etmiyor muyum?”
“Hak ediyorsun tabii, hak ediyorsun!” Mehmet ellerini havaya kaldırdı ve yüzü tanıdık öfke ifadesiyle gerildi. “Ama şimdi değil. Biliyorsun, proje yetişmesi gerekiyor, bütün param dönüyor. İşi bitirince sana kürk bile alırız. Şimdilik sabret.”
“Yirmi yıldır sabrediyorum Mehmet. Bütün hayatım boyunca sabrettim. Önce senin üniversiteyi bitirmeni bekledim. Sonra ilk arabayı alabilmek için. Sonra bu daireyi, daha doğrusu tadilatını, çünkü burası bana ailemden kaldı. Her zaman benden daha önemli bir şey çıkıyor.”
Deniz kendi sözlerine şaşırdı. Genellikle sessiz kalır, içine atar ve sakinleşmek için mutfağa çay demlemeye giderdi. Ama bugün bir şey kırılmıştı. Birikmişti. Yorulmuş bir şekilde kocasına baktıbir zamanlar sevdiği, canından çok sevdiği, ama şimdi neredeyse yabancı olan, sürekli asık suratlı ve gözlerindeki ışığı sönmüş adama.
“Başladı yine,” diye homurdandı, ceketini askıdan çekerken. “Feryat figan. Dinleyecek halim yok. Bir toplantım var.”
“Saat dokuzda ne toplantısı?” diye sessizce sordu Deniz, cevabını bildiği halde. Bu “toplantılar” son altı aydır çok sıklaşmıştı.
“İş toplantısı, Deniz, iş! Herkes kütüphanede saat altıya kadar toz mu soluyor? Senin gibi insanlar mont hayalleri kursun diye çalışanlar da var!”
Kapıyı öyle bir çarptı ki eski vitrinin camları sarsıldı. Deniz irkildi ve antrede öylece kaldı. Gidişinden sonra çöken sessizlik kulakları tırmalayacak kadar yoğundu, pelte gibi. Yavaşça mutfağa yürüdü, otomatik hareketlerle çaydanlığı ocağa koydu. Elleri titriyordu. Öfkeden değil, içindeki o kemirici boşluktan. Toplantıda olmadığını biliyordu. Başka bir kadın olduğunu biliyordugenç, gösterişli, iş yerinden. İnanmak istememişti, aklından atmaya çalışmıştı, ama düşünceleri geri dönüp duruyordu, ısrarcı sinekler gibi.
Cebindeki telefon titredi. Belki özür diliyordu, her zamanki gibi. Şimdi “Özür dilerim, sinirlendim. Gelince konuşuruz,” gibi bir şey yazacaktı. Deniz telefonunu çıkardı. Mehmet’ten mesaj vardı. Ama kelimeler çok farklıydı.
“Taşınıyorum. Anahtarlarını halının altında bırakıyorum.”
Sadece iki cümle. Kısa, keskin, baltayla vurulmuş gibi. Deniz bir, iki, üç kez okudu. Harfler gözlerinin önünde dans ediyor, anlamlı bir bütüne dönüşmeyi reddediyordu. Olamazdı. Kötü bir şakaydı bu. Bunu yapamazdı. Yirmi yıllık evlilikten sonra. Sadece bir mesajla gidemezdi.
Yatak odasına koştu. Dolabı açtı. Onun tarafı neredeyse bomboştu. En iyi takımları, gömlekleri, kazakları gitmişti. Raflarda yalnızca unutulmuş bir kravat duruyordu. Komodinin üstünde saati ve telefon şarjı yoktu. Önceden hazırlanmıştı. Mont kavgası sadece bir bahaneydi. Gitmek için kullandığı bir fırsat.
Bacakları tutuldu ve Deniz yatağa çöktü. Nefesi yetmiyordu. Dolaptaki boşluğa bakıyor ve inanamıyordu. Yirmi yıl. Tüm bilinçli hayatı. Üniversitede tanışmışlardı, mezun olur olmaz evlenmişlerdi. Ailesinden kalan bu dairede yaşamışlardı. Birlikte duvar kağıdı yapıştırmış, mobilya seçmiş, hiç olmayan çocuklarını hayal etmişlerdi. O mahalle kütüphanesinde çalışıyordu, Mehmet ise küçük işini kurmaya çalışıyordu. Hayat kolay değildi, ama onların ortak hayatıydı. Şimdi bir mesajla hepsini silmişti.
İlk iş olarak tek yakın arkadaşı Selda’yı aradı.
“Selda… gitti,” diye fısıldadı Deniz, ağlamamak için kendini zorlayarak.
“Kim gitti? Nereye?” diye uykulu bir sesle anlamadı Selda. “Deniz, ne oldu?”
“Mehmet. Gitti. Tamamen. Mesaj attı, taşınıyorum diye.”
Hattın diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu.
“Şerefsiz!” diye bağırdı Selda sesinin geldiği yere. “Sana demiştim, o ‘gece toplantıları’ iyi bitmeyecek diye! Tamam, panik yok. Geri döner. Aklı başına gelince döner, nereye gidecek?”
“Hayır Selda. Eşyalarını almış.”
“Ne, hepsini mi?”
“Neredeyse hepsini. Mesaj attı, anahtarları halının altında bırakacağım diye.”
“Ay şerefsiz” Selda kelime arıyordu. “Tamam, evde kal, hiçbir yere gitme. Hemen geliyorum. Şarap al. Ya da daha iyisi rakı. Kırık kalbini tedavi edeceğiz.”
Selda kırk dakika sonra bir torba yiyecek ve bir şişe rakıyla geldi. Kararlı adımlarla mutfağa geçti, peynir, sucuk ve limonu masaya koydu.
“Tamam, anlat. Neden kavga ettiniz?”
Deniz, biraz kendine gelmiş halde, montu, onun son aylardaki sinirli halini, aralarındaki soğukluğu anlattı.
“Anladım,” diye başını salladı Selda, rakıyı kadehlere doldururken. “Kendine bir taze bulmuş,




