İstanbul’da Gözyaşlarıyla Dolu Bir Veda: Sofia’nın Başkanlık Köşkü’ne Hüzünlü Dönüşü

Ayşegül, kalbi sıkışarak bir kez daha başkanlık suitine adım attı. Her şey tanıdık geliyordu ama aynı zamanda tehlikeli bir şekilde anılarla yüklüydü. Kapıyı arkasından kapatır kapatmaz nefesinin hızlandığını hissetti. Tek istediği sessizce işini bitirip dikkat çekmeden oradan uzaklaşmaktı.

Fakat bu sadece sıradan bir iş günü olsa da, içinde farklı bir gerilim vardı. Odanın her köşesinde, her parıltılı eşyada, Mehmet Korkmaz’ın o dingin ama delici bakışını hatırlıyordusanki her düşüncesini okuyabilirmiş gibi.

Yatağın üzerine ipek yastıkları yerleştirirken kapı tekrar açıldı. Adamın kendinden emin adımları odayı doldurdu. Ayşegül donakaldı, elleri ipek kumaşın üzerinde gerginleşti.

“Bu sefer kaçmayacaksın,” dedi derin ama şaşırtıcı derecede yumuşak bir sesle.

Yavaşça döndü. Mehmet her zamanki gibi kusursuzdu, ama gözlerinde yeni bir şey vardı: sıcak bir merak, hafif bir alaycılıkla karışık.

“Rahatsız ettiğimi sanmıştım,” kekeledi.

“Eğer rahatsız etseydin, çoktan öğrenirdin. Ne güvenliği aradım ne de otel müdürünü. Neden biliyor musun?”

Başını iki yana salladı, ne diyeceğini bilemedi.

“Çünkü kim olduğunu bilmek istiyorum,” diye devam etti. “Bir yabancının yatağında uyuyakalan kadın ya çok saf olur ya da yorgunluktan başka günahı yoktur. Ve sen, Ayşegül, ikinci türdensin.”

Adını onun ağzından duymak omurgasına bir ürperti yaydı. Nasıl öğrenmişti? Üniformasında isim rozeti olduğunu aniden hatırladı.

“Ben… özel biri değilim,” fısıldadı. “Sadece bir oda temizlikçisiyim.”

Mehmet ilk kez gülümsedi. Kısa bir gülümseme, ama onu alt etmeye yetecek kadar.

“‘Sadece’ bir temizlikçi mi? Hayır. Yorgunluktan düşene kadar çalışan, ama uyurken bile gizli bir müzede unutulmuş eski bir tablo gibi görünen bir kadın. Bunun ‘hiçbir şey’ olduğunu mu düşünüyorsun?”

Yanakları yanıyordu. Teşekkür etmek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Bunun yerine gözlerini yere çevirdi, kendine gelmeye çalıştı.

“İşimi bitirmem lazım,” sonunda zorlukla mırıldandı.

“Bitir o zaman,” diye yanıt verdi basitçe, ama orada kaldı, her hareketini izliyordu.

Saatler yavaş ve gergin geçti. Ona küçük sorular soruyordu: nereli olduğunu, şehre neden geldiğini, oteli sevip sevmediğini. O da utangaçça cevaplıyordu ama her kelimesi hikâyesinden bir parça açığa çıkarıyordu. Küçük bir köyden gelmişti, ailesi yoksullukla mücadele ediyordu. Çocukluğundan beri çalışıyordu ve şimdi maaşının çoğunu evine gönderiyordu.

Mehmet onu beklenmedik bir dikkatle dinliyordu. İlk kez biri onu iş adamı olarak değil, sadece bir erkek olarak, bir kadının samimiyetine hayran kalmış bir insan olarak ilgilendiriyordu.

Sonraki günlerde buluşmaları tekrarlandı. Ayşegül’ün başkanlık suitine her gelişi gizli bir romanın sahnesine dönüşüyordu. Mehmet neredeyse her seferinde oradaydı, sanki onu bekliyormuş gibi. Bir vazoyu yerleştirmesine yardım ediyor, bir tabloyu düzeltiyor, bazen sadece sessizce ona bakıyordu.

İş arkadaşları dedikodu yapmaya başlamıştı. “Neden her seferinde Ayşegül gidiyor?” diye soruyorlardı. O ise gerçeği açıklayamıyordu. Bunun onun için bir oyun mu yoksa daha fazlası mı olduğunu bile bilmiyordu.

Yağmurlu bir akşam, dev suitin camlarına fener ışıkları vurduğunda, Mehmet beklenmedik bir hareketle onu durdurdu.

“Ayşegül, biraz kal. Çalışan olarak değil. Bir kadın olarak.”

Donakaldı, kalbi deli gibi çarpıyordu.

“Ben… yapamam. Siz… benim için çok yüksekte

Rate article
Lifequest
İstanbul’da Gözyaşlarıyla Dolu Bir Veda: Sofia’nın Başkanlık Köşkü’ne Hüzünlü Dönüşü