Bir zamanlar, güneşin ilk ışıklarının İstanbul’un çatılarını okşadığı her sabah, Mehmet, şehrin merkezindeki parka yakın, biraz eskimiş bir apartmanın küçük dairesinden kalkardı. Dirseklerinde yamalar olan eski ceketi, sabah ışığını emer, sanki ağaçların gölgelerine karışmak istermiş gibiydi. Yavaş adımlarla, neredeyse ayaklarını sürüyerek yürür, kolunun altında eski bir defter ve içinde yalnızca en gerekli şeylerin bulunduğu bir bez çanta taşırdı: bir kitap, bir kalem, biraz ekmek ve geceden kalan birkaç kurabiye. Saati yoktu; zamanın peşinden koşmaya gerek olmadığını düşünürdü.
Parka varınca, her zamanki bankına giderdi. Yaşlı bir meşe ağacının altındaki bu bank, kökleriyle kaldırımları hafifçe kaldırmış, yazın ise yapraklarıyla serin bir gölge sunardı. Kimse onu fark etmezdi. Koşucular, bisikletliler, köpekleriyle gezen çiftler, bağırarak oynayan çocuklar… Hepsi yanından geçer, o ise sadece oturur ve onları izlerdi. Dünyanın gözlerinin önünden akıp gitmesine izin verirdi. Para istemezdi. Öğüt vermez, eleştirmezdi. Sadece bakardı. Ve o bakışta çoğu insanın anlayamadığı bir şey vardı: koşulsuz bir şekilde görülme, insanlarla gerçek bir bağ kurma arzusu.
“Şu ihtiyar hep orada oturur,” derdi bazı komşular, hem meraklı hem de küçümseyerek. “Ya evsizdir ya da aklını kaybetmiştir.”
Oysa Mehmet ne evsizdi ne de aklını yitirmişti. Bir zamanlar mimar, iş adamı, dul kalmış bir adam ve milyoner olmuştu. Hayatı gökdelenler, bitmek bilmeyen toplantılar, sözleşmeler ve görüntülerle doluydu. Herkesin arzuladığı her şeye sahipti. Ta ki eşi bir trafik kazasında ölene kadar. Sonra anladı ki, inşa ettiği hiçbir şeyin anlamı yoktu. Evini sattı, şirketlerini kapattı, neredeyse tüm varlığından vazgeçti. Yanında sadece bir defter, en sevdiği kalem ve bir zamanlar tüm kalbiyle sevdiğini hatırlatan birkaç anı kaldı.
İşte böylece o banka geldi. İlk zamanlarda kimse ona bakmazdı. Kimse yanına oturmazdı. Üşüyüp üşümediğini, acıkıp acıkmadığını, yoksa sadece konuşmak isteyip istemediğini sormazdı. Mehmet aldırmazdı. Her gün insanları izler, defterine küçük notlar alırdı: yan bankta gazete okuyan kadın, bayat ekmekle güvercinleri besleyen adam, ağaçlar arasında bağırarak koşuşturan çocuklar… Her insan hareketi, Mehmet’in kaydettiği küçük bir evrendi, tıpkı insan ruhunun bir mimarı gibi.
Ta ki bir gün Ayşe çıkagelene kadar. Kırmızı sırt çantalı, büyük meraklı gözleri olan, dünyanın hâlâ iyi bir yer olduğuna inanan bir kızdı. Mehmet’in oturduğu banka yaklaştı ve ona bir kurabiye uzattı.
“Annem yabancılarla konuşmamamı söylüyor,” dedi, yumuşak ama kararlı bir sesle, “ama siz kötü biri gibi durmuyorsunuz.”
Mehmet gülümsedi. Aylardır ilk kez içten bir gülüşüydü bu. İş dünyasını, başarısızlıkları ve geri dönüşü olmayan kayıpları görmüş olan gözleri, sönmüş sandığı bir ışıkla parladı.
“Teşekkür ederim, küçük hanım,” dedi. “Adım Mehmet.”
O günden sonra Ayşe, her öğleden sonra onu selamlardı. Bazen evinin bahçesinden topladığı bir çiçek getirirdi, bazen uydurduğu bir hikaye, bazen de sadece masum bir “merhaba”… Mehmet bu karşılaşmaları sessiz bir sevinçle beklemeye başladı. Artık bankı sadece gözlem yeri değil, bir buluşma noktası olmuştu, kimse bilmese de.
Günler geçti. Bir gün Ayşe gelmedi. Ne ertesi gün ne de ondan sonra… Mehmet, uzun zamandır ilk kez huzursuz oldu. Banktan kalkıp köşedeki bakkala gitti, onu sordu. Kimse bir şey bilmiyordu. Ta ki bir komşu, kızın hasta olduğunu ve birkaç sokak ötedeki hastanede yattığını söyleyene kadar.
Mehmet tereddüt etmedi. Adımları yavaş ama kararlıydı, her adım onu kendisinin en derin köşesine biraz daha yaklaştırıyordu. Hastaneye vardığında içeri girmek için izin istedi, ama önce reddettiler. O sırada Ayşe’nin annesi onu pencereden tanıdı:
“Siz bankta oturan bey değil misiniz?”
Mehmet başını eğdi.
“Kızım sizden bahsetmeden duramıyor. Buyurun, lütfen.”
Ayşe solgun yatıyordu, ateşli gözleri parlıyordu, ama Mehmet’i görünce haykırdı:
“Mehmet Amca! Geleceğinizi hiç sanmıyordum!”
O da titreyen bir sesle cevap verdi:
“Ben hiç gitmedim ki.”
Sonraki günlerde Mehmet, her öğleden sonra hastaneye gidip Ayşe’ye masallar okudu, büyülü parkların hikayelerini anlattı, yaşlı ağaçların bildiği sırlardan bahsetti. Beraber, sadece kelimelerin sihrine inananların zihninde var olan hayali diyarlara yolculuk ettiler. Bazen Ayşe, hastayken yaptığı resimleri getirirdi: kaleler, nehirler, konuşan hayvanlar ve her zaman, bir ağacın altındaki küçük bir bank…
Bir ay sonra Ayşe iyileşti. Okula ve parka geri döndü. Artık sadece Mehmet onu selamlamıyordu. Yavaş yavaş diğer çocuklar da banka yaklaşmaya, karşılık beklemeden dünya hakkında bilgi veren bu adama merakla bakmaya başladı. Komşular adını sormaya başladı. Ve birçoğunun şaşkınlığına, Mehmet ne bir evsizdi ne de aklını yitirmişti. O, insanları maskesiz görmek, koşulsuzca görülmenin ne




