Bugün ofisime döndüğümde içimde bir huzursuzluk vardı. Pazardaki olaylar hâlâ zihnimde canlanıyordu, insanların öfke dolu çığlıkları, kadının bakışları sanki ruhuma işlemişti. Kendimi avutmaya çalıştım: “Anlamıyorlar. Hayat bir mücadeledir. Zayıflar kaybeder, güçlüler yükselir.”
Ama vicdanım bir yerlerde tırmalıyordu. O gözler… Nereden tanıdık geliyordu?
Ertesi sabah, iş ortağım Bay Demir, asık bir yüzle ofisime girdi.
“Emre, başımız belada. Pazardaki o sahne… internete düştü. Video. Her yerde paylaşılıyor. Binlerce insan seni kınıyor. Bir şey yapmazsak, şirketin itibarı yerle bir olacak.”
“Ne?!” diye karşılık verdim, ancak telefonda kendi yüzümü, o narin kadına tekme atarken görünce rengim attı. Başlık acımasızdı: “Milyoner, açlıktan kıvranan anneyi aşağıladı.”
“Bir tavsiye verebilirsem,” diye devam etti Demir. “Onu bulmalısın. Para vereceksin, ev vereceksin. Kameraların önünde. Hayırsever gibi görünecek. Bu, tek şansın.”
Dişlerimi sıkarak başımı salladım. Açıklama yapmak zorunda kalmaktan nefret ediyordum, ama itibarım her şeyden önemliydi.
Öğleden sonra pazara geri döndüm. Ve orada, yine aynı yerde, aynı kadın oturuyordu. Aynı yıpranmış paltoyla, gözlerinde aynı hüzünle. Beni görünce geri çekilmedi. Sadece baktı.
“Hanımefendi,” diye başladım soğuk bir nezaketle. “Dünkü olayı telafi etmek istiyorum. Size para vereceğim. Ev. Yiyecek.”
Kadın uzun uzun baktı. Sanki anılarında bir şey arıyordu. Sonra yavaşça fısıldadı:
“Emrecik?”
Kalbim bir an durdu. Bu isim… böyle, bu kadar yumuşak, sadece bir kişi böyle seslenirdi. Annem.
“Ne dediniz?” diye sordum titreyen bir sesle.
Kadın titreyen ellerini kavuşturdu.
“Emrecik… oğlum… sen misin?”
Bir adım geriledim.
“Bu imkansız. Annem öldü. Yirmi yıl oldu.”
Kadının gözleri doldu.
“Hayır, oğlum. Hayattayım. Baban seni benden aldığında altı yaşındaydın. Yıllarca seni aradım. Çalıştım, mektuplar yazdım, ama hiç cevap alamadım. Gücüm tükendi… sadece umudum kaldı.”
Göğsümde ani bir sıkışma hissettim. Hafızamdan görüntüler fışkırdı: ucuz sabun kokusu, saçımda yumuşak bir el, ninni kırıntıları. İnanmak istemiyordum.
“Bu bir oyun. Para istiyorsun,” diye hırçınca çıkıştım, ama sesimde artık inandırıcılık yoktu.
Kadın yavaşça paltosunun altına uzandı ve buruşuk bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta altı yaşlarında bir çocuk, elinde oyuncak araba vardıtıpkı benim oynadığım gibi. Yanında genç bir kadın, yüzünde bir gülümsemeyle.
İçimdeki tüm direnç çöktü. Dizlerim titredi.
“Aman Tanrım…” diye fısıldadım. “Annem… ve ben… sana tekme attım…”
Gözlerimden yaşlar boşandı. Yıllardır sert, duygusuz bir ifadeyle imparatorluk kuran milyoner, şimdi sokakta, yıpranmış paltolu bir kadının önünde diz çökmüştü.
“Affet beni…” diye hıçkırdım. “Bilmiyordum… göremedim…”
Ayşe elini uzattı ve oğlunun yüzünü okşadı. Parmakları zayıftı, ama dokunuşu sevgi doluydu.
“Affetmene gerek yok, Emrecik. Hep biliyordum ki bir gün bana geri döneceksin. Sevdim hiç bitmedi.”
Etrafımıza insanlar toplandı. Kimse konuşmuyordu. Herkes milyonerin çöküşünü ve öz annesine sarılışını izliyordu.
Birkaç gün sonra gazeteler yeni manşetlerle çıktı: “Milyoner, evsiz annesini buldu.” Ama Emre için bunların artık bir önemi yoktu. Onu eve götürdü, doktorlar çağırdı, rahat bir yuva hazırladı. Ama daha da önemlisi, yeniden konuşmaya başladılar. Saatlerce. Ayşe, yalnız kaldığı yılları, mücadeleleri, acıyı, oğlunu bir gün tekrar göreceği umudunu anlattı.
Emre ise dinledi ve içinde bir şeylerin tamir olduğunu hissetti. Parayla ya da başarıyla dolduramadığı o boşluk, yavaş yavaş kapanıyordu.
Bir akşam, birlikte balkonda otururken, Emre annesinin elini sıktı.
“Biliyor musun anne, yıllarca servetin hayatıma anlam kattığını sandım. Ama şimdi… şimdi anlıyorum ki aslında aradığım para değil, sendin.”
Ayşe gülümsedi, gözleri parlıyordu.
“Aile her şeye anlam katan tek şeydir, oğlum. Sakın unutma.”
Ve Emre o an gerçekten anladı: bütün altınlar, bütün saraylar, tek bir kelimenin yanında hiçtianne.




