Evliliğimizden neredeyse altı ay sonra, ailemi ziyaret etmeye karar verdik. Bunun bir sınav olacağını biliyordum ama bu kadar zorlu olacağını asla tahmin edemezdim. Kapıdan adımımızı atar atmaz, annem bizi buz gibi bir bakışla karşıladı ve damarlarımızdaki kanı donduran o sözleri söyledi: “Burada iş yapılır, eğlence değil!” Sesindeki tehdit, sanki doğduğumuz eve değil, bir çalışma kampına gelmişiz gibiydi.
Elif, nazik elleri ve şehirli zarafetiyle, birden çimenler arasında bir çiçek kadar kırılgan göründü. Balığı temizlemesini söylediğinde, elimi nasıl sımsıkı kavradığını hissettim. “Bu senin karın, hizmetçin değil!” diye bağırmak istedim ama sustum. Sustum çünkü biliyordum ki her itirazım yangına körükle gidecekti.
O köyde geçirdiğimiz günler bir kabusa dönüştü. Elif, gecenin geç saatlerine kadar çalıştı, kuyu suyuyla bulaşık yıkarken parmakları üşümekten titriyordu. Annem onu tembellikle suçladıkça, dudaklarını ısırdığını, gözyaşlarını tutmaya çalıştığını gördüm. “Oğluma asla layık olamayacaksın!” Bu sözler, kulağımda bir lanet gibi çınlıyordu. Ben ise bir köşede, büyüdüğüm topraklara görünmez zincirlerle bağlanmış gibi öylece durdum.
Akşam yemeklerimiz Elif’in pişirdiği patates ve balıktan oluşuyordu, ama annem bizimle masaya bile oturmadı. Köşeden bir gölge gibi bizi izliyor, bir hata bekliyordu. Yatağa uzandığımızda, Elif’in yastığına gizlice ağladığını duydum. “Özür dilerim Her şey için özür dilerim” diye fısıldadım ama sözlerim karanlıkta kaybolup gitti.
Eve döndüğümde, anneme “Bir daha asla karımı incitmeyeceksin!” demeye karar verdim. Ama o sadece güldü. “Seni kim büyüttü unuttun mu? Açlıktan ağladığında kim doyurdu seni?” dedi. Sözleri kalbime bir bıçak gibi saplandı.
Sonraki ziyaretimizde savaşa hazırdım. Babamın bacağı incinmişti, ben de inekleri otlatmaya gittim. Elif, ayaklarını kanatana kadar sürtünen lastik ayakkabıları giymişti. Yağmur tarlaları selle boğdu, çamur deryasına çevirdi. Peşimden tökezleyerek geliyordu, ben ise sustum çünkü biliyordum: En ufak bir şefkatim bile yeni bir zulüm dalgasını tetiklerdi.
Ve sonra kuzu eti. Elif kokusuna bile tahammül edemiyordu, ama annem bilerek her gün onu pişiriyordu. “Ailenin bir parçası olmak istiyorsan ye!” diye bağırdı, Elif tabağı ittiğinde. Bir çatal aldım, bir parça eti parçalayıp yere fırlattım. “Bir daha asla,” diye mırıldandım ama bu sadece savaşın başlangıcıydı.
Şimdi, Elif kızımızı beklerken, artık risk alamam. “İstersen sen gel,” dedim telefonda anneme. “Ama o burada kalacak.” Sessizliğinde bütün hakaretlerin okyanusu saklıydı, ama kalbim ilk kez bu kadar sakin attı. Elif’i kucakladım ve onun sıcak elleri bana şunu hatırlattı: Bazen ailenizi, size hayat verenlerden bile korumanız gerekir.
Not: Sonraki aramasında telefonu kapattım. İkimiz de incinmiştik. Ama bazen uyanmanın tek yolu acıdır.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



