Bugün günlüğümün sayfalarını doldurup duruyorum. Eylem, salonun ortasında duruyordu, çantasında tatil bileti saklıydı. Mehmetin gözleri öfkeden kıpkırmızıydı, sesi duvarlarda yankılanıyordu. İçimde yılların birikmiş fedakârlıkları, kredinin ağırlığı altında kalmış hayaller ve tutulmamış sözler bir dalga gibi kabarıyor, beni boğacak gibiydi.
“Mehmet,” dedim yavaşça, neredeyse yalvarırcasına, “kredi sözleşmesini imzaladığımız günü hatırlıyor musun? Takım olacağımızı, birlikte mücadele edeceğimizi söylemiştin. Ben sözümü tuttum. Yükü taşıdım. Yedi yıl boyunca! Şimdi nefes alabileceğimiz bir zamanda annenin banyosunun ruhumdan daha önemli olduğunu mu söylüyorsun?”
Mehmet sertçe arkasını döndü, gözlerime bakmaktan kaçındı.
“Anlamıyorsun Eylem. O benim annem. Biz yardım etmezsek, kim edecek?”
“Peki ben kimim?” diye patladım içimdeki öfkeyle, ilk kez gerçekten yükselterek sesimi. “Ben senin ailen değil miyim? Her taksiti ödeyen, kıyafetlerinden, tatillerinden, arkadaşlarından vazgeçen kadın değil miyim? Annen hayatını yaşadı. Ben hâlâ kendi hayatımı bekliyorum!”
Mehmet sustu. İki sadakat arasında parçalanmıştı.
Sonraki günler ağır bir sessizlikle geçti. Meryem Teyze her gün arayıp banyonun ne zaman yenileneceğini soruyordu. Mehmet ya muğlak cevaplar veriyor ya da konuşmaktan kaçınıyordu. Evde aramızda görünmez, soğuk bir duvar örülüyordu. Ben sırtımı dönerek uyuyor, o ise akşamlarını elinde telefonla, anlamsızca internette gezinerek geçiriyordu.
Ama benim zaten bir planım vardı.
Bir sabah bavulumu topladım. İki yazlık elbise, hiç giymediğim mayo, sandaletler ve pasaport. Komodinin üstüne kısa bir not bıraktım:
“Mehmet, yedi yıldır denizi hayal ediyorum. İster gel, ister kal. Seçim senin. E.”
Arkama bakmadan kapıyı kapattım.
Uçakta, biletimde Antalya yazarken, omuzlarımdan yıllardır taşıdığım yükün bir kısmı dökülüyordu. Pencereden bulutlara bakarken çocukluğumu, ailemle Egeye gittiğimiz günleri düşündüm. Tuzun kokusunu, dalgaların sesini, ayaklarımın altındaki kızgın kumu hatırladım. Yıllar sonra ilk kez umut hissettim.
Otelde balkona çıkıp Akdenizin turkuaz sularına daldım gözlerim. Kalbim hızla çarpıyordu, sanki hayatımı geri kazanıyordum. Akşam sahile indim, ayaklarımı dalgalara bıraktım ve ağladımüzüntüden değil, rahatlamışlıktan.
Mehmet, notumu bulduğunda her kelime beyninde yanıyordu. Eylemi sahilde, gözleri parlayarak, yıllardır görmediği bir gülümsemeyle hayal etti. Sonra düşündü: Onun en güzel yıllarını çalmıştı ve şimdi onu sonsuza dek kaybedebilirdi.
O akşam Meryem Teyze yeniden aradığında soğukkanlılıkla, “Anne, banyo bekleyebilir. Ama Eylem bekleyemez,” dedi.
İlk kez yaşlı kadının söyleyecek bir sözü yoktu.
Üç gün sonra Mehmet, Antalya Havalimanında inerken onu aramaya başladı. Sahilde, çiçeklerle dolu sokaklarda, otelin restoranında Sonunda onu tek başına, beyaz şarap kadehiyle bir masada otururken buldu.
“Eylem,” diye fısıldadı. “Geldim.”
Uzun uzun baktı ona. Gözlerinde kırgınlık, yorgunluk, ama aynı zamanda bir tutam özlem vardı.
“Bilmiyorum Mehmet,” dedim yavaşça. “Artık bize inanacak gücüm var mı, emin değilim.”
“Bu kez senin yanında olacağıma söz veriyorum,” diye karşılık verdi. “Artık seni annemle benim aramda seçim yapmaya zorlamayacağım. Onun hayatı oldu. Şimdi benim hayatım sensin.”
Basit sözlerdi, ama derinime işledi. Yanıma oturmasına izin verdim. Tam bir bağışlama değildi belki, ama bir başlangıçtı.
Bu tatil sadece deniz, kum ve güneş değildi. Kendimi geri kazandığım bir zamandı. Saatlerce yüzdüm, eski günlerdeki gibi kahkaha attım, deniz mahsullerini iştahla yedim. Mehmet bana bakar gibiydi, sanki bir zamanlar âşık olduğu kadını yeniden keşfediyordu.
Son gün şezlonglarda uzanırken, “Devam etmek istiyorsak Mehmet,” dedim, “kendimiz için yaşamayı öğrenmeliyiz. Başkalarının ihtiyaçlarının kölesi olamayız.”
Başını salladı. Kolay olmayacağını biliyordu, ama neyi riske ettiğini anlamıştı.
Döndüğümüzde Meryem Teyze bir kez daha banyo tadilatını dayattı. Bu sefer Mehmet kararlı bir sesle, “Anne, elimizden geldiği kadar yardım edeceğiz. Ama senin hayatının yükünü üstlenemeyiz. Eylemle ben de kendimiz için yaşamalıyız,” dedi.
Şaşkınlık ve rahatlamayla baktım ona. Uzun zamandır ilk kez bu mücadelede yalnız olmadığımı hissettim.
Sonraki yıllar farklıydı. Mükemmel değil, ama farklı. Her yaz Mehmetle denize gittik, birkaç gün bile olsa. Kendime küçük keyifler vermeyi öğrendim: yeni bir elbise, parfüm, mum ışığında bir akşam yemeği. Yedi yıllık fedakârlıkları her hatırladığımda, kendi hayallerim için savaşmayı öğrendiğim için değdi diye düşündüm.
Çünkü gerçek özgürlük, bankaya son taksiti ödediğinizde başlamaz. Ruhunuzu çalmak isteyenlere “hayır” diyebildiğinizde başlar.




