Bugün baharın ilk sıcak günlerinde, avludaki bankta oturup güneşin tadını çıkarıyordum. Nihayet bahar geldi. Bu kışı nasıl atlattığımı ancak Allah bilir.
“Bir kış daha dayanamazdım,” diye geçirdim içimden ve derin bir nefes aldım. Artık ölümden korkmuyordum. Aksine, o anı bekliyordum. Parasını biriktirmiş, kefenimi bile almıştım.
Bu dünyada beni tutan hiçbir şey kalmamıştı.
***
Bir zamanlar büyük bir ailem vardı. Eşim, Fikret Bey, uzun boylu, vakur bir adamdı. Dört çocuğumuz olduüç oğlan, bir kız. Hep beraber, kavgasız gürültüsüz yaşadık. Çocuklar birer birer büyüdü, dağıldılar.
Büyük iki oğlum üniversiteye gitti, sonra farklı şehirlere yerleşip iş buldular. Ortanca, okulda pek başarılı değildi ama büyüyünce iyi bir iş kurdu ve sonunda yurtdışına yerleşti. Kızım da köyde kalmadıİstanbula gitti, kısa sürede evlendi.
Başta sık sık gelirlerdi. Mektup yazarlardı, telefonlar çıkınca aramaya başladılar. Sonra torunlar geldi. Eski, yıpranmış valizimi toplayıp sırayla çocuklarımın yanına gider, torunlarıma bakardım.
Zamanla onlar da büyüdü. Artık beni daha az çağırır oldular, telefonlar seyrekleşti. Ziyarete gelmeyi ise unuttularmeşguldüler. İş, aile, büyüyen çocukları…
Fikret Beyin vefat haberi, hepsini bir araya getirdi. Öyle sağlam bir adamdı ki yüz yaşına kadar yaşar sanırdım. Ama öyle olmadı.
Onu uğurladıktan sonra dağıldılar. Başta ara sıra ararlardı, sonra o da bitti. Ben aramaya çalıştım ama kısa sürede onlara “rahatsızlık verdiğimi” anladım. Böylece son on yılım yalnız geçti. Yılda bir, biri aklına düşer, arardı. O günlerde bir hafta yüzümden gülücük eksik olmazdı.
***
Bir gün yine bankta otururken, bahçe kapısında bir genç belirdi.
“Merhaba, Emine Teyze! Beni tanıdınız mı?”
Gözlerimi kısıp baktım:
“İsmail! Sen misin?”
“Evet, Emine Teyze!” diye sevinçle gülümsedi ve avluya girdi.
İsmail, eskiden komşularımızın oğluydu. Kavgasız geçen günleri olmayan bir aileydi. Hatırladığım kadarıyla hep aç, üstü başı dağınık bir çocuktu. Acır, yemek verir, çocuklarımın eski kıyafetlerini giydirirdim. Geceleri ebeveynleri içki âlemindeyse, bizde yatardı.
O hayatla uzun sürmedi. Anne babası erken gitti. İsmaili alıp bir yetimhaneye götürdüler. O günden sonra onu bir daha görmemiştim ve çok özlemiştim.
“Neredeydin bu kadar yıllar, İsmail?” diye sordum, içim sevinçle dolmuştu.
“Önce yetimhanede, sonra askere gittim. Şimdi köye döndüm. Burayı canlandıracağım!”
“Canlandıracak ne kaldı ki?” diye elimi salladım. “Herkes gitti.”
“Önemli değil! Ben hallederim!”
Ve böylece hayatım değişti. İsmail, köyün en büyük çiftçisi Hüseyin Efendinin yanında işe girdi. Boş zamanlarında kendi harabe evini tamir etti, bir yandan da bana yardım ediyordu. Şenlendim. Ona “oğlum” demeye başladım. Üç yıl böyle geçti.
Sonra bir gün, mahcup bir ifadeyle, “Gidiyorum, Emine Teyze,” dedi. “Hüseyin Efendi işçiye para vermiyor. Çalışmaya gideceğim. Kırılma sakın!”
“Kırılması mı evladım? Allaha emanet ol!”
Yine yalnız kaldım. Bazen öyle içim daralırdı ki ağlamak gelirdi. Öylece, günlerimi bekleyişle geçiriyordum. Ama bir şey beni bu dünyaya bağlıyordu.
***
“Merhaba, Emine Teyze!”
Tanıy




