İstanbul’un bir kenar mahallesindeki apartman bahçesi, her sabah aynı telaşla uyanırdı. Yıpranmış binaların arasında hayat her zamanki rutininde akıyordu: Sabahları ebeveynler bebek arabalarını rampalara çıkarır, emekliler köpeklerini gezdirir, gençler sırt çantalarıyla çiçek tarhları ve çöp konteynerleri arasında gezinirdi. Yağmurdan sonra ıslak asfalt, yaz güneşini yansıtıyordu. Pencerelerin altındaki tarhlarda kadife çiçekleri açmıştı; tişörtlü çocuklar top peşinde koşar ya da bisiklet sürerken sık sık büyüklere bakarlardı.
Kapının önünde küçük bir kuyruk oluşmuştu: Biri süt dolu poşetiyle sıkışmaya çalışıyor, biri dar girişten bebek arabasını çıkarıyordu. Ve tabii son ayların değişmez engeli – elektrikli scooterlar. En az beş tanesi vardı; biri rampayı tamamen kapatmıştı, öyle ki bebeğiyle bir anne tekerlekler arasından zar zor geçebildi. Yanlarında emekli Ayşe Hanım, bastonunu asfalta vurarak homurdanıyordu:
“Yine bırakmışlar! Ne yürüyebiliyoruz ne geçebiliyoruz!”
“Gençler nereye gelirse bırakıyor işte!” diye onayladı orta yaşlı, spor ceketli bir adam.
Yirmi beş yaşlarında bir kız omuz silkti:
“Başka nereye koyalım ki? Zaten ayrı bir park yeri yok.”
Komşular kapı önünde söylenerek konuşuyor; biri alaycı alaycı “Yakında çiçeklerin yerine scooterlar park edecek” diye mırıldanıyordu. Ama kimse harekete geçmek istemiyordu – herkes apartman yaşamının küçük sıkıntılarına alışmıştı. Ta ki bir baba, bebek arabasının tekerleğiyle scooterı çarpıp yarı yüksek sesle söylenene kadar…
Bahçede her zamanki gürültü devam ediyordu: Kum havuzu yanındaki bankta son haberler konuşuluyor, gençler futbol maçı tartışıyordu. Uzaktaki kavak ağacında kuşlar cıvıldaşıyor; komşuların kızgın sesleriyle yarışıyordu.
“Neden şu çitin yanına koymuyoruz? Daha iyi olur!”
“Peki ya acilen şarj etmek gerekirse? Dün neredeyse ayağımı kırıyordum bu demir yığını yüzünden!”
Gençlerden biri scooterı çalıların yanına çekmeye çalıştı – gıcırdadı ve yanından geçen kadının önüne devrildi. Kadın ellerini açtı:
“Hah işte yine! Kimse şunları düzgün park etmeyecek mi?”
Akşama doğru tartışmalar sönmeyen bir sigara gibi alevlendi: Biri şikayet eder etmez yeni tartışmacılar beliriyordu. Kimileri scooterları “ilerleme sembolü” diye savunuyor, kimileri eski kurallara göre düzen istiyordu.
Ayşe Hanım kararlıydı:
“Zaman değişti biliyorum… Ama biz yaşlılar da varız! Rahat yürümek istiyoruz!”
Genç anne Elif daha yumuşak bir tonla cevap verdi:
“Benim küçük çocuğum var… Bazen otobüs yerine scootera binmek daha kolay geliyor.”
Biri yönetimi aramayı, hatta polis çağırmayı önerdi; diğerleri gülüp “Biraz nezaket yeter” dedi.
Uzun yaz akşamlarında kapı önü sohbetleri geç saatlere kadar sürerdi: Ebeveynler çocuklarla oyun alanında kalır, hem gündemi hem scooter sorununu konuşurlardı. Derken komşulardan Mehmet araya girdi:
“Toplanalım mı şu işi konuşmak için?”
Birkaç genç destek verdi; Ayşe Hanım bile isteksizce “Herkes gelirse ben de gelirim” dedi.
Ertesi akşam kapı önünde renkli bir kalabalık toplandı: Üniversiteliler, emekliler, çocuklu aileler… Kimi not defteri getirmişti – mahallede bir ilkti bu -, kimi mezura, kimi sadece meraktan izliyordu.
Açık pencerelerden çocuk kahkahaları ve sokak sesleri geliyor; rüzgar çim kokusu taşıyordu.
Tartışma hararetli başladı:
“Bunlar için özel bir yer ayıralım!”
“Yönetim park çizgileri çizsin!”
Biri el yapımı tabela önerdi, biri bürokrasiden korktu:
“Şimdi Ankara’dan onay bekleriz!”
Üniversiteli Can mantıklı bir fikir attı:
“Önce kendi aramızda karar verelim, sonra yönetim onaylasın.”
Kısa bir tartışmayla çöp konteyneri ile bisiklet parkı arasındaki köşe seçildi – ne rampaya ne çiçeklere engel olacaktı.
Elif söz aldı:
“Önemli olan kuralların herkesçe anlaşılması… Ve kimse gereksiz yere sinirlenmesin!”
Ayşe Hanım onayladı; gençler asfalta tebeirle park şeması çizmeye girişti. Bir komşu akşam işten sonra kuralları yazılı bir tabela getireceğine söz verdi. Havada bir işbirliği neşesi vardı; herkes bu küçük değişimin parçası gibi hissediyordu.
Ertesi sabah mahalle aynı telaşla uyandı, ama hava değişmişti. Seçilen köşede Mehmet, Can ve Elif hazırlık yapıyordu. Mehmet mezura tutuyor, “Çöpten bir buçuk metre ötede bant çekiyoruz!” diyordu.
Can parlak turuncu bantı sererken, Elif banka hazırladığı tabelayı koydu: “Scooterlar SADECE işaretli yere park edilecektir! Geçişleri ve rampayı engellemeyin!”
Ayşe Hanım birinci kattan pencereden izliyor; müdahale etmiyor, sadece gözlüğünün üzerinden bakıp ara sıra onaylıyordu. Aşağıda bir çocuk tabelaya keçeli kalemle gülen yüz çiziyordu. Gençler bile merakla yaklaştı; biri “Bakalım ne kadar dayanacak” diye fısıldadı ama gülümsedi.
İş bitince komşular yeni park yerine toplandı. Mehmet tabelayı direğe çaktı. Bebek arabalı anneler memnundu:
“Artık tekerlekler arasında geçmeyeceğiz!”
“Önemli olan herkesin kurallara uyması…” dedi genç bir kız.




