Her akşam okuldan çıkınca, Tomás taş döşeli sokaklarda tek omzunda çantasıyla yürürken parmaklarının arasında özenle koruduğu bir kır çiçeğiyle dolaşırdı.

Her akşam okul çıkışında, tek omzuna asılı çantası ve parmakları arasında özenle koruduğu bir yabani çiçekle taş döşeli sokaklarda yürürdü Emre.

İzmirin dar sokakları her zaman sıcak ekmek ve yağmur sonrası ıslak toprak kokardı. Küçük bir kasabaydı burası, herkes birbirini tanır, sırlar rüzgârdan hızlı yayılırdı. Bu sokaklarda, her öğleden sonra, çantasını tek omzuna atmış, elinde bir yabani çiçekle yürüyen on iki yaşında bir çocuk vardı. Adı Emre Yılmazdı. Zayıf, derin bakışlı ve yaşına göre sakin adımları olan bir çocuktu.

Her zaman aynı yere giderdi: “Sonbahar Işığı Huzurevi” krem rengi boyalı, büyük pencereli, begonvillerle dolu bir bahçesi olan eski bir bina. Okuldan çıktıktan sonra paslı kapısından içeri girmeden geçen bir gün olmazdı.

Yavaşça içeri girer, herkese selam verirdi: girişteki bankta örgü ören Ayşe Teyzeye, her seferinde ondan bir şeker isteyen Mehmet Amcaya ve ona şefkatle bakan personellere. Biliyorlardı ki Emre, zorunluluktan değil, herkesin anlamadığı bir bağlılıkla geliyordu.

İkinci kata çıkar, koridorun sonundaki 214 numaralı odaya giderdi. Orada, saçları tuz kadar beyaz, bazen dalgın bazen canlı gözleriyle onu bekleyen Gülten Hanım vardı.

“İyi akşamlar, Gülten Hanım,” derdi, çantasını bir sandalyeye bırakarak. “İşte en sevdiğiniz çiçek.”
“Sen de kimsin, yavrum?” diye sorardı o, neredeyse her seferinde, hafif bir gülümsemeyle.
“Sadece bir arkadaş,” diye cevaplardı Emre.

Gülten Hanım bir zamanlar edebiyat öğretmeniydi, zarif ve güçlü karakterli bir kadın. Ama Alzheimer, yavaş yavaş hafızasının parçalarını çalıp götürüyordu. Onun için günler tekrar ediyor, yüzler birbirine karışıyordu. Yine de, Emre yanındayken gözlerinde bir kıvılcım belirirdi.

Aylar boyunca, ona Nazım Hikmetin şiirlerini ve Sait Faikin hikâyelerini okudu. Bazen tırnaklarını şeftali rengine boyar, bazen saçlarını özenle tarayıp örerdi, sanki torunuymuş gibi. Gülten Hanım, onun şakalarına güler, ruhuna dokunan bir şey olduğunda sessizce ağlar ya da onu gençliğindeki bir aşkı sanırdı.

Personel, Emrenin genç bedeninde yaşlı bir ruha sahip olduğunu söylerdi. Ne hayır işi için ne de okul göreviydi onun ziyaretleri; sadece istediği için gelirdi.

“Bu çocuk… kocaman bir kalbi var,” derdi huzurevinin en kıdemli hemşiresi Fatma.

**Kimsenin Bilmediği Sır**

Onu ziyaret ettiği tüm o aylar boyunca, Emre hiç kimseye söylemedi ki Gülten Hanım için sadece bir “arkadaş” değildi. Torunuydu. Tek torunu.

Hikâye hüzünlüydü: Gülten Hanım unutmaya başladığında, onun tek oğlu, yani Emrenin babası, onu huzurevine yerleştirmeye karar verdi. Önce sık sık ziyaret ederdi, ama sonra bu ziyaretler seyrekleşti… ta ki bir gün hiç gelmez oldu. Onu böyle görmenin çok acıttığını söylüyordu. Emre ise onu yalnız bırakmayı hayal bile edemezdi.

Evde, babası ondan bahsetmekten kaçınırdı. “O artık aynı kadın değil,” derdi soğuk bir ifadeyle. “En iyisi orada kalsın.”

Ama Emre için o hâlâ babaannes

Rate article
Lifequest
Her akşam okuldan çıkınca, Tomás taş döşeli sokaklarda tek omzunda çantasıyla yürürken parmaklarının arasında özenle koruduğu bir kır çiçeğiyle dolaşırdı.