Her gün torunlarımın okuluna gidiyorum.
Ne öğretmenim ne de okul çalışanıyımsadece bastonlu, yüreği durmayan bir dedeyim. Torunum destek istediğinde kenarda duramam.
Adım Ahmet, bunu Ege için yapıyorumgururum, neşem, yaşam sebebim.
Onu ilk gördüğümde, bir jakaranda ağacının altındaki bankta tek başına oturuyordu.
Diğer çocuklar koşuyor, gülüyor, futbol oynuyordu. O ise sadece bakıyordudizlerinin üstünde elleri, ait olmak isteyen ama nasıl yapacağını bilemeyen bir bakışla.
O gün onu alırken sordum:
“Neden arkadaşlarınla oynamıyorsun?”
Omuz silkti.
“Istemiyorlar dede. Yavaş olduğumu ve kuralları anlamadığımı söylüyorlar.”
O gece uyuyamadım.
Ertesi sabah müdürle konuştum.
“Hanımefendi Ayşe, özel bir izin rica etmek istiyorum. Ege’ye teneffüslerde eşlik etmek istiyorum.”
Bana öyle sıcak baktı ki.
“Ahmet Bey, endişenizi anlıyorum ama…”
“Ama yok. Bu çocuk benim her şeyim. Okul onu kabul etmezse, ben ederim.”
O günden beri her sabah 10.30da okulun mavi kapısından içeri adım atıyorum.
İlk başta çocuklar bana şaşkın şaşkın baktıbastonlu, şapkalı bir dede aralarında.
Ege utandı.
“Dede, gelmene gerek yok.”
“Utanılacak ne var? Deden seni sevmiyor mu?”
Yavaş yavaş başladık. Önce domino, sonra dama oynadık.
Ege, küçük hilelerini görmemiş gibi yaptığımda kahkaha atıyordu.
Bir gün bir çocuk yaklaştı.
“Ne oynuyorsunuz?” diye sordu.
“Mangala,” dedim. “Bizimle oynamak ister misin?”
Adı Emir’di. Altı yaşındaydı, ön dişleri yoktu ama gülüşü bahçeyi aydınlatıyordu.
Ege ona kuralları sabırla anlattı.
Ertesi gün Emir, arkadaşı Elifi de getirdi.
O andan sonra bizim bank, kahkahalar ve arkadaşlıkla doldu.
İp atlamaya başladık, küçük yarışlar yaptık.
Ege hızlı atlayamıyordu, ama diğerleri temposunu ona göre ayarladı.
“Hadi Ege, yaparsın!” diye bağırdı Elif.
“Beş atlama! Rekor!” diye sevindi Emir.
Ben de onları ıslak gözlerle, yüreğim kıpır kıpır izledim.
Bir gün beden eğitimi öğretmeni yanıma geldi.
“Ahmet Bey, yaptığınız şey inanılmaz.”
“Sadece torununu seven bir dedeyim,” dedim.
“Hayır,” diye gülümsedi, “bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyorsunuz: Herkesin bir yeri hak ettiğini, hızın önemli olmadığını.”
Üç ay geçti.
Hâlâ gidiyorum.
Ama artık Ege yalnız olduğu için değil.
Gidiyorum, çünkü şimdi kapıdan girdiğimde sekiz dokuz çocuk “Dede Ahmet!” diye koşarak geliyor.
Çünkü torunumun artık onu davet eden, koruyan, anlayan arkadaşları var.
Bu sabah saklambaç oynarken Ege bana sıkıca sarıldı.
“Teşekkürler dede.”
“Ne için, yavrum?”
“Beni yalnız bırakmadığın için. Bana farklı olmanın normal olduğunu öğrettiğin için.”
Diz çöküp dedim ki:
“Ege, asıl sen bana öğrettin. Sevginin asla yorulmadığını, değişmek için hiçbir zaman geç olmadığını ve gerçek cesaretin, birine ihtiyacı olduğunda yanında olmak olduğunu.”
Zil çaldı, çocuklar sıraya koştu.
Ege artık başı öne eğik yürümüyor.
Yarın da geleceğim. Sonraki gün de.
Çünkü dede olmak sadece bakmak değilköprüler kurmak ve dünyaya hatırlatmaktır: Kimse, hiç kimse, hayatın bahçesinde yalnız kalmamalı.




