O Kaza Eseri Mutluluğu
O küçük kasaba, haritanın kenarına sıkışmış bir toz tanesi gibiydi. Zaman burada saatlere göre değil, mevsimlere göre akardı. Şiddetli kışlarda donar, bahar çamurunda hüzünle erir, yaz sıcağında uyuklar ve sonbahar yağmurlarıyla hüzne boğulurdu. İşte bu yavaş, ağır akışın içinde hayatı eriyip giden bir kadın vardı: Ayşegül.
Ayşegül otuz yaşındaydı ve hayatı, kendi bedeninin ağırlığına gömülmüş gibiydi. Yüz yirmi kilo bir yük değil, onunla dünya arasına örülmüş bir kale gibiydi. Bir et, yorgunluk ve sessiz umutsuzluk kalesi. Belki de sorun içindeydi, bir hastalık, bir metabolizma bozukluğu, ama uzak şehirdeki doktorlara gitmek düşünülemezdi bile.
Belediye kreşi “Minik Kalpler”de çalışıyordu. Günleri bebek pudrası, haşlanmış bulgur ve sürekli ıslak zemin kokusuyla doluydu. Kocaman, şefkatli elleri hem ağlayan bir çocuğu teselli eder, hem on yatağı serer, hem de bir su birikintisini çocuğu utandırmadan siliverirdi. Çocuklar ona bayılırdı, yumuşaklığına ve sakin sevgisine koşarlardı. Ama üç yaşındakilerin gözündeki o saf hayranlık, kreş kapısından çıktığında bekleyen yalnızlığın yanında hiç kalırdı.
Ayşegül, eski bir gecekondu mahallesinde, sekiz daireli bir binada yaşıyordu. Ev her an çökecekmiş gibi inlerdi. İki yıl önce annesini kaybetmişti; hayallerini bu duvarlara gömmüş, yorgun, sessiz bir kadındı. Babasını ise hiç hatırlamıyordu, çoktan buharlaşıp gitmişti, geriye sadece tozlu bir boşluk ve sararmış bir fotoğraf bırakarak.
Hayatı zordu. Musluktan akan paslı su, kışın buz kesen tuvalet, yazın boğucu sıcak. Ama asıl zalim soba idi. Kışın iki araba dolusu odunu yutardı, Ayşegülün cılız maaşını eritirdi. Uzun akşamlarını ateşe bakarak geçirir, sanki sobaya düşen sadece odunlar değil, onun yılları, gücü, geleceğiydi de hepsi kül oluyordu.
Sonra bir akşam, loşluğun odasını kapladığı bir anda mucize oldu. Gösterişsiz, sıradan bir mucize. Komşusu Neriman, kapısını tıklattı.
Neriman, yerel hastanede temizlikçiydi, yüzü kırışıklarla doluydu. Elinde iki çıtır banknot tutuyordu.
“Ayşe, affet beni. Al şunu. İki bin lira. Bana sızlanmadılar, özür dilerim,” diye mırıldandı, parayı Ayşegülün avucuna sıkıştırarak.
Ayşegül şaşkınlıkla paraya baktı, yıllar önce unuttuğu bir borçtu bu.
“Boşver Neriman, zahmet etmişsin…”
“Etmem mi!” diye atıldı komşu. “Şimdi param var! Dinle bak…”
Ve fısıldayarak, devlet sırrı anlatır gibi, tuhaf bir hikâye anlatmaya başladı. Kasabalarına Suriyeliler gelmişti. Biri, Neriman süpürge yaparken ona tuhaf bir teklifte bulunmuştu: 15 bin lira.
“Vatandaşlık lazımmış, acilen. Bizim gibi kuytu kasabalarda kız arıyorlarmış. Görünürlük için evlilik. Dün beni nikâhladılar. Nasıl işledi bilmiyorum, rüşvet mi verdiler, ama hızlı oldu. Benimki, Halid, şimdi evde oturuyor, hava kararınca gidecek. Kızım Gülşah da kabul etti. Kış geliyor, mont alacak. Sen niye duruyorsun? Bak, fırsat bu fırsat. Para lazım mı? Lazım. Seni kim alır ki?”
Son cümle kötü niyetle değil, acı bir gerçeklikle söylenmişti. Ayşegül, kalbine saplanan o tanıdık acıyı hissetti ve bir an düşündü. Komşusu haklıydı. Onu gerçekten isteyecek biri yoktu. Ama burada, para vardı. 15 bin lira. Odun alırdı, duvarları yeni bir boyayla canlandırırdı.
“Tamam,” dedi sessizce. “Kabul ediyorum.”
Ertesi gün Neriman “adayı” getirdi. Ayşegül kapıyı açınca irkildi, iri vücudunu saklamak için geri çekildi. Karşısında bir genç duruyordu. Uzun boylu, zayıf, hayatın sertliğinin henüz dokunmadığı bir yüz ve derin, hüzünlü gözler.
“Aman Tanrım, daha çocuk!” diye çıkıştı Ayşegül.
Genç dikleşti.
“Yirmi iki yaşındayım,” dedi net bir şekilde, sadece hafif bir aksanla.
“İşte,” diye heyecanlandı Neriman. “Benimki on beş yaş küçük, sizde fark az. Tam kıvamında!”
Nüfus dairesinde hemen nikâh kıymadılar. Sert bakışlı memure, bir ay bekleme süresi olduğunu söyledi. “Düşünün,” diye ekledi.
Suriyeliler işlerini halledip gittiler. Ama ayrılmadan önce Halid, Ayşegülden telefon numarasını istedi.
“Gurbette yalnız kalmak zor,” dedi, gözlerinde Ayşegülün tanıdığı bir ifade vardı: kaybolmuşluk.
Aramaya başladı. Her akşam. Önce kısa, tedirgin konuşmalardı. Sonra uzadı. Halid muhteşem bir dinleyiciydi. Dağlarını, oradaki güneşi, delicesine sevdiği annesini anlatırdı. Türkiyeye, büyük ailesine yardım etmek için geldiğini. Ayşegüle hayatını, çocuklarla olan işini sorardı, o da şaşırarak anlatırdı. Şikâyet etmeden. Kreşteki komik olayları, evini, ilkbahar toprağının kokusunu. Bir de bakmış ki, kıkırdıyor telefonda, genç bir kız gibi.
Bir ay sonra Halid döndü. Ayşegül tek şık elbisesini giyerken tuhaf bir heyecan hissetti. Nikâh kısa ve resmiydi. Ama onun için bir yıldırım çakması gibiydi:




