Bir rüyaydı sanki, bulanık ve hüzünlü.
“Baba, lütfen… bugün okula gelme, olur mu?”
“Neden, Ayşegül? Ödülünü alırken görmemi mi istemiyorsun?”
“Hayır, baba. Arkadaşlarım ve onların aileleri gelecek, sen de…”
“Ben neyim?”
“Toz toprak içindesin, baba. Yine inşaat sahasından gelmişsin.”
Adam olduğu yerde kaldı. Kız, yol kenarından koparılmış solmuş bir çiçeği tutuyordu.
“Evet,” diye fısıldadı yumuşakça. “Üstümü değiştiremedim, geç kalmak istemedim.”
“Fark etmez, baba! Gelme dedim ya! Benimle dalga geçecekler!” diye bağırdı.
Babası başını salladı, tek kelime etmedi.
“Peki, Ayşegül. Gelmem.”
Kız, elindeki çiçekle yavaşça döndü.
Ayşegül, tenekeden yapılmış küçük bir evde büyümüştü. Annesi, beş yaşındayken onu terk etmişti.
Babası Mehmet, gündüzleri, yağmurda, karda çalışıp ona kitaplar, kıyafetler, elinden geldiğince her şeyi almıştı.
“Baba, buzdolabımız yok!”
“Önemli değil, yavrum. Balkona koyarız, orası daha soğuk.”
Yıllar uçup gitti. Ayşegül ödülünü aldı, sonra İstanbulda üniversiteye gitti.
Babası son kuruşunu verdi.
“Kendine iyi bak, kızım.”
“Baba, peki sen ne yapacaksın?”
“Senin büyük bir insan olduğunu görmek bana yeter.”
“Geri döneceğim, söz veriyorum. Seni de alacağım,” dedi, ona sarılarak.
Gülümsedi.
“Beni taşımana gerek yok, kızım. Burada iyiyim, tavuklarımla.”
İki yıl geçti.
Babası sık sık arardı, ama Ayşegül nadiren açardı.
“Baba, meşgulüm, işim var, derslerim…”
“Anlıyorum, yavrum. Sakın yemek yemeyi unutma, tamam mı?”
“Evet, baba, hoşçakal!”
Bir gün, ona lahana sarması ve börek getirmek için şehre çıkageldi.
Apartmanına vardı, ama kapıcı onu durdurdu.
“Kimi arıyorsunuz, efendim?”
“Kızımı, Ayşegül Demir. Üçüncü katta.”
Kapıcı alaycı bir gülümsemeyle baktı.
“Diamonds Eventin müdür hanımı mı? Efendim, o işte, bugün büyük bir organizasyon var. Paketi bırakın, ben veririm.”
“Hayır, görmek istiyorum… bir dakika.”
Yürüyerek, etkinliğin yapıldığı otele gitti.
Orada, Ayşegül bir hayır galasını yönetiyordu. Zarif, pahalı bir elbise giymiş, önemli insanlarla çevriliydi.
Babası, yıpranmış ceketi ve tozlu ayakkabılarıyla kenarda durdu.
“Hanımefendi Ayşegül,” diye mırıldandı utangaçça. “Babanız…”
Birden döndü. Onu gördü.
“Baba?! Burada ne işin var?”
Etraftaki herkes ona baktı.
“Sana… lahana sarması getirdim. Kendim yaptım.”
Bir iş arkadaşı güldü.
“Ah, demek senin baban bu! Ne kadar güzel!”
Ama Ayşegül kızardı ve soğukça konuştu:
“Lütfen git. Buraya giremezsin. Özel bir etkinlik.”
“Ayşegül… sadece ben…”
“Git dedim ya!” diye bağırdı, utançtan ona bakmaya bile cesaret edemeden.
O da koridora yöneldi. Lahana sarmaları yere döküldü.
“Özür dilerim, rahatsız etmek istemedim,” diye mırıldandı, fileyi toplarken.
Bir hizmetli yardım etti.
“Bırakın efendim. Ben de anlıyorum… Benim de bir kızım var, o da artık gelmiyor.”
Acı bir gülümsemeyle, “Gelirler,” dedi. “Ama çok geç olunca.”
Yıllar yine geçti.
Ayşegül evlendi, pazarlama müdürü oldu.
Her




