Bugün günlüğüme yazmak istiyorum, çünkü içimde kocaman bir yük var. Yıllar sonra memleketime, İzmire döndüm ve karşılaştığım manzara beni derinden sarstı.
“- Beklenmedik misafir! Geldiğine pişman olacaksın!” diye bağırdı babam, Mustafa Bey. Pantolonunun kemerini çıkarmaya davrandı.
“Baba, ne yapıyorsun?” dedim şaşkınlıkla. “Yirmi yıl sonra eve dönüyorum, böyle mi karşılanacaktım?”
“Keşke elimden gelse de seni iyice dövsem!” diye hırladı babam. “Ama merak etme, hâlâ düzeltme şansımız var!”
“Dur bir dakika!” diye geri çekildim. “Artık beş yaşında değilim, karşılık da verebilirim!”
“İşte yine yüzsüzlüğün!” diye bağırdı babam, kemeri hâlâ elinde sallıyordu. “Güçsüzlere zorbalık yap, güçlülerden kaç, iyi insanları kandır, kötülere yalakalık et!”
“Peki, bana niye bu kadar öfkelisin? Beni neyle suçluyorsun?” dedim omuz silkip. “Eğer bir suçum varsa bile yirmi yıl geçti! Çoktan unutulmalıydı!”
“Tabii, senin suçun olunca affedilmesini istersin!” dedi babam keskin bir sesle. “Ama ben sana asla affetmeyeceğim!”
“Size karşı ne yaptım ki?” diye sordum içim acıyarak. “Tek düşündüğüm, neden beni hain ilan ettiniz ve eve dönmemi yasakladınız? Size mektuplar yazdım, hiç cevap vermediniz!”
“Gerçekten bilmiyor musun?” diye alay etti babam.
Tam bir şeyler daha soracaktım ki, tartışmamızı duyan annem, Emine Hanım, içeri daldı.
“Defol buradan!” diye çığlık attı. “Başımıza bela mı getirdin? Kov onu, Mustafa! Yüzümüzü kara çıkardın!”
Şaşkınlıktan donup kaldım. Annem devam etti:
“Ah, gücüm olsaydı seni sopayla kovalardım! Ama belli ki Allah seni kendi cezalandırmış!” Gözümün altındaki morluğu işaret etti.
“Güzel vurmuşlar!” diye güldü babam. “Ellerinden öpeyim!”
“Anne, baba, siz ne diyorsunuz?” diye haykırdım. “Aklınızı mı kaçırdınız? Yirmi yıldır yoktum! Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?”
“Kim patakladı seni?” diye sordu babam. “Seni kovacağız, ama ona bir teşekkür borçluyuz!”
“Kim olduğunu nereden bileyim?” diye öfkelendim. “Otobüsle geliyordum, bir de baktım komşumuz Hüseyin beni tanıdı! Sarılmaya geldi! Sonra otobüs durunca bir genç atladı, yumruğu gözüme yapıştırdı, yüzüme tükürdü ve kaçtı!”
“İşte kahraman!” dedi babam gülümseyerek. “Hüseyine sorarız kimmiş o!”
“Baba, senin umrunda olan tek şey bu mu?” diye bağırdım. “Yani yirmi yıl ortada yoktum, hiç gelmeseydim daha mı iyiydi?”
“Senin gibi bir hainin burada ne işi var?” diye çıkıştı annem.
“Nasıl hainim ben?”
“Çünkü öylesin!” diye bir ses yankılandı mutfaktan.
“Bu da kim?” diye döndüm öfkeyle.
Karşımda genç bir adam duruyordu.
“İşte suratıma yumruğu atan!” diye bağırdım onu işaret ederek.
“Aferin, torunum!” dedi babam gururla. “Fırsatı kaçırmamışsın!”
“Ne torunu?” diye irkildim.
“İşte bu!” dedi annem önüne geçerek. “Senin oğlun! Terk ettiğin!”
“Benim hiç oğlum olmadı!” diye bağırdım. “Olsaydı bilirdim!”
“O zaman hatırla, yirmi yıl önce neden bu köyden kaçtığını!” dedi babam, sesi titreyerek.
***
Aslında benim köyden ayrılışım bir kaçış değildi. Planlıydı. Sadece biraz erken gitmiştim. Sebepleri vardı.
Denizcilik okuluna gidecektim, burs alacaktım ama yetmeyeceğini biliyordum. Aileme yük olmak istemedim.
Bir de köyde garip bir hareketlilik başlamıştı. Kızların aileleri peşime düşmüştü. Evlendirmek için baskı yapıyorlardı. Ben ise denizci olup dünyayı görmek istiyordum.
Askerden geldiğimde yönümü çizmiştim. Gemilerde çalışacaktım. Ama köyde herkes evlilik peşindeydi. Bir gün ansızın toparlanıp erkenden gittim.
İzmire yerleştim, okula başladım, aileme mektup yazdım. Cevap olarak bana “Hain, korkak!” diyen bir mektup geldi. Eve dönmem yasaktı.
Yıllar geçti, denizde çalıştım. Kırk yaşıma geldiğimde, neden böyle olduğunu öğrenmek için köye döndüm.
Ve işte öğrendim:
“Kaçtın, çünkü Elifi hamile bırakıp gitmişsin!” dedi annem.
“Ne Elifi?” diye haykırdım.
“Bize geldi, senden çocuğu olduğunu söyledi! Biz de ona sahip çıktık! İşte bu da torunumuz, oğlun!”
DNA testi yaptırdık. Sonuç negatif çıktı.
“Anladınız mı şimdi?” dedim. “Elif yalan söylemiş. Ama siz yıllarca bana inanmadınız.”
Döndüm, gittim. Onlar ise torun dedikleri adama inanmayı




