Şimdi düşündüm de, biz ikimiz galiba biraz tuhaf bir aileyiz

“Şu an düşündüm de, biz galiba biraz garip bir aileyiz,” dedi Leyla, yatağın kenarında otururken.

“Ne iyi ki sen varsın,” dedi Mehmet, eşini kucaklayarak.

“Ben de seninle olduğum için çok mutluyum,” diye karşılık verdi Leyla.

“Başka kiminle olabilirdim ki?” diye güldü Mehmet. “Tabii ki seninle. Sen benim kaderimsin. Dünyanın en harika kadınısın.”

Leyla cevap vermedi, sadece eşinin yanağına bir öpücük kondurdu ve mutfağa, fırından böreği çıkarmaya koştu.

Bugün, Yılmaz ailesinin gümüş düğün yıldönümüydü. Kutlamayı mütevazı bir şekilde, sadece aile içinde yapmaya karar vermişlerdi. Onlar ve iki çocukları: liseye giden oğulları Emre ve yeni mezun olup işe başlayan kızları Ayşe.

Ayşe, kısa süre önce üniversiteyi bitirmiş, bir iş bulmuş ve ailesinden ayrı yaşamaya başlamıştı. İş yerine yakın bir ev kiralamıştı. Leyla ne kadar “Neden boş yere para harcıyorsun? Buranın her köşesi senin, niye ayrı düşüyorsun ki?” diyerek karşı çıksa da, Ayşe ısrarla kendi hayatını kurmak istiyordu.

“Anne, sizi ve babamı çok seviyorum, biliyorum beni kovmuyorsunuz, ama yine de kendi ayaklarımın üstünde durmayı denemek istiyorum. Üstelik, sakın alınma ama senin yemeklerin, böreklerin o kadar lezzetli ki, böyle giderse bir fil olup çıkacağım! Sen ne yersen ye kilo almıyorsun, ama ben ne yazık ki sana çekmemişim. Formuma dikkat etmem lazım, sizinle yaşarken bu nasıl mümkün olacak? Senin o nefis tatlılarına hayır diyemiyorum ki!”

Leyla, kızına bakarak gülümsedi. Ayşe, dış görünüş olarak ona hiç benzemiyordu. Leyla, ufak tefek, neredeyse çelimsizdi. Hâlâ bazen arkadan bakınca genç bir kız sanılıyordu. Gösterişsizdi, makyaj yapmaz, saçını genellikle topuz yapar, sade giyinirdi. Ayşe ise tam bir güzeldi, babasına çekmişti.

Mehmet, gösterişli bir adamdı. Uzun boylu, yakışıklı. Yaşlandıkça biraz kilo almıştı, ki bu da normaldi, Leylanın böreklerinden sonra… Gençliğinde çok yakışıklıydı, şimdi ellisine merdiven dayamış olmasına rağmen hâlâ etkileyiciydi.

Leyla, onun yanında sönük kaldığını biliyordu. Ama yıllar önce alışmıştı insanların fısıltılarına. Hiç umursamıyordu, çünkü biliyordu ki Mehmet için o, dünyanın en güzel kadınıydı.

***

Leyla, Mehmetle tanıştığında 20 yaşındaydı, o ise 22sindeydi.

O eylül günü, üniversiteli Leyla, sınıf arkadaşı ve en yakın dostu Gülşahın doğum gününe gidiyordu. Hediyesini önceden hazırlamış, yolda giderken küçük bir çiçek almayı da düşünmüştü.

Çiçekçiye girdiğinde içerde tek bir genç adam vardı. Bir buket seçmeye çalışıyordu. Satıcı kız, ona çeşit çeşit çiçekler gösteriyor, bir yandan da açıkça ilgiyle bakıyordu. Leyla da ona baktı ve kızın neden etkilendiğini anladı. Genç adam gerçekten çok yakışıklıydı.

“Bu kadar güzel bir yüz ancak sinemada olur,” diye düşündü Leyla. “Belki de aktördür?”

Tam o sırada genç adam da onu fark etti ve ona döndü:

“Hanımefendi, sizce hangisi daha güzel? Bu kırmızı güller mi, yoksa şu şakayıklar mı?”

Leyla şaşırdı. Böyle bir yakışıklının ona sesleneceğini beklemiyordu. Ama yine de cevap verdi:

“Ben olsam şakayıkları seçerdim, ama çoğu kız gülleri sever.”

“Kız arkadaşınız hangi çiçekleri sever?” diye sordu satıcı.

“Kız arkadaşım mı?” diye tekrarladı genç adam. “Hayır, çiçekleri bir kız arkadaşım için almıyorum, zaten bu çiçekleri alacağım kişiyi bile tanımıyorum.”

“Nasıl yani?” diye şaşırdı satıcı, Leylayla göz göze geldi.

“Arkadaşım, kuzeninin doğum gününe gidiyor, beni de ikna etti. Elim boş gidemezdim, bir buket alayım dedim. Ama bu kadar seçenek varken karar veremedim.”

“Gül alırsanız yanlış olmaz, bütün kızlar gül sever,” dedi Leyla.

“Peki siz de sever misiniz?” diye sordu genç adam.

Leyla yüzünün kızardığını hissetti. Gözlerini kaçırarak cevap verdi:

“En çok kır çiçeklerini severim, ama gülleri de severim. Herkes sever zaten.”

“Ne kadar ilginç,” dedi genç adam. “Ben de kır çiçeklerini severim. Annem yazlığa her gittiğinde bir demet getirir, orada hemen yakında bir çayır var, her çeşit çiçek yetişiyor. Kır çiçeklerinin ayrı bir güzelliği var. İlk bakışta sıradan görünürler, ama dikkatlice baktığında ne kadar harika olduklarını fark edersin.”

Genç adam güllerden bir buket aldı ve Leylaya gülümseyerek çıktı.

“Ne kadar yakışıklı, değil mi?” dedi satıcı kız. “Bir gülüşü bile insanı eritir! Aktöre benziyor.”

“Bana da öyle geldi,” diye onayladı Leyla.

Küçük bir krizantem buketi alıp Gülşahın evine doğru yola koyuldu.

Ne şaşkınlıktı ki, orada çiçekçide gördüğü o gülümseyen yakışıklıyı tekrar karşısında buldu! Meğer adı Mehmetmiş ve Gülşahın kuzeni Muratla birlikte gelmiş.

Mehmet de onu görünce şaşırdı. Bütün akşam ona baktı, gülümsedi. Leyla da utanarak gülümsedi, sonra gözlerini kaçırdı. Akşamın ilerleyen saatlerinde gen

Rate article
Lifequest
Şimdi düşündüm de, biz ikimiz galiba biraz tuhaf bir aileyiz